Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için Kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı/E-Posta:
  

Şifreniz:
  





Forumda Ara

(Gelişmiş Arama)

Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler: 2,773
» Son Üye: şifainecat
» Toplam Konular: 2,539
» Toplam Yorumlar: 2,810

Detaylı İstatistikler

Kimler Çevrimiçi
Toplam: 73 kullanıcı aktif
» 0 Kayıtlı
» 73 Ziyaretçi

Son Aktiviteler
23 Nisan Dünya’daki Son G...
Forum: GÜNCEL HABERLER
Son Yorum: Archilles
6 saat önce
» Yorumlar: 0
» Okunma: 607
Beyindeki Gizli Arşiv
Forum: BİLGİ PAYLAŞIMI
Son Yorum: Emka
Dün, Saat: 20:18
» Yorumlar: 0
» Okunma: 194
Çam Kozalağı Suyunun Hiç ...
Forum: BİLGİ PAYLAŞIMI
Son Yorum: Emka
Dün, Saat: 20:10
» Yorumlar: 0
» Okunma: 351
Kabala felsefesi ve astro...
Forum: Astroloji
Son Yorum: Emka
Dün, Saat: 19:18
» Yorumlar: 0
» Okunma: 542
Antik Mısır Hayat Ağacı P...
Forum: ESKİ MISIR
Son Yorum: Archilles
Dün, Saat: 13:37
» Yorumlar: 0
» Okunma: 19
BARNABAS İNCİLİ’NDEKİ BÜY...
Forum: ENTERESAN BİLGİLER
Son Yorum: Archilles
Dün, Saat: 13:33
» Yorumlar: 0
» Okunma: 486
Suyun Gücü ile Olumlu Yaş...
Forum: BİLGİ PAYLAŞIMI
Son Yorum: Archilles
Dün, Saat: 13:28
» Yorumlar: 0
» Okunma: 610
Günümüzde şamanik gücü ku...
Forum: ŞAMANİZM
Son Yorum: Archilles
Dün, Saat: 12:46
» Yorumlar: 0
» Okunma: 752
Mısır’ın Tanrıları Ve Her...
Forum: ESKİ MISIR
Son Yorum: Archilles
19-04-2018, Saat: 19:57
» Yorumlar: 0
» Okunma: 485
Karanlık oda alegorisi: ü...
Forum: BİLGİ PAYLAŞIMI
Son Yorum: Archilles
19-04-2018, Saat: 19:51
» Yorumlar: 0
» Okunma: 1,430

 
  23 Nisan Dünya’daki Son Günümüz Olabilir
Yazar: Archilles - 6 saat önce - Forum: GÜNCEL HABERLER - Yorum Yok

Dünyanın başına birçok talihsiz olay gelmesi sebebiyle yüzyıllardır uğursuz kabul edilen ayın on üçüne gelen Cuma günleri, insanlar tarafından hiç sevilmiyordu. Bugün, bu sevimsizliği üst seviyeye daha taşıyan bir bilgi ortaya çıktı ve Dünya’nın sadece 10 gün sonra yani 23 Nisan’da yok olacağı iddia edildi.

2-5.jpg

Ünlü komplo teorisyeni ve numeroloji uzmanı David Meade, 11 Nisan 2018 itibariyle kıyamet sürecinin başlayacağını ve Kayıp Gezegen X Nibiru’nun Dünya’ya çarparak kıyameti koparacağını öne sürdü.

3-4.jpg

Eski numeroloji hesaplamaları ve İncil’in tekrar okunmasıyla ortaya atılan bu iddia, Vahiy Kitabı 12:1-2’deyer alan anlatıma dayandırılıyordu. İncil’de yer alan o bölüm ise şöyleydi: “Gökte olağanüstü bir belirti, güneşe sarınmış bir kadın göründü. Ay ayaklarının altındaydı, başında on iki yıldızdan oluşan bir taç vardı. 2 Kadın gebeydi. Doğum sancıları içinde kıvranıyor, feryat ediyordu.”

4-4.jpg

23 Nisan’da Güneş, Ay ve Jüpiter’in Güneş Sistemi içerisinde alacakları konumların Hz. İsa’nın tekrar gelişinin habercisi olacağını aktaran kimi komplo teoricileri, Kıyamet Günü’nün 23 Nisan 2018’de başlayabileceğini söylediler. Gök cisimlerinin hareketlerinin “Deccalın doğuşu, Planet X’in ortaya çıkması ve Üçüncü Dünya Savaşı’nın başlaması” gibi olayları beraberinde getireceğini iddia ederler arasında olan ve kendini “Hristiyan Numerolojist” şeklinde tanımlayan David Meade, 23 Nisan’a dikkat çekti.

5-3.jpg

Her 12 yılda bir gerçekleşen bu dizilimin, 23 Nisan 2018 için ayrı bir anlamda olduğunu söyleyen Meade, “23 Nisan’ın erken saatlerinde c gökyüzünde belirecek ve bütün kiliseler yeryüzünden silinecek. Sonrasında Deccal gelecek ve Üçüncü Dünya Savaşı başlayacak.” dedi.

1-6.jpg

Bu tarz hesaplamalarıyla daha önce de gündeme gelen David Meade, 23 Nisan tarihinin gerçekleşmemesi durumunda 24 Haziran’a dikkat edilmesini gerektiğini söyleyerek, sözlerini sonlandırdı.

Bu konuyu yazdır

  Beyindeki Gizli Arşiv
Yazar: Emka - Dün, Saat: 20:18 - Forum: BİLGİ PAYLAŞIMI - Yorum Yok

Beyin arşivi, beynin duyu organlarından aldığı iletilerdir; anne karnında üç aylıkken edinmeye başladığımız bilgi birikimidir. Aslında bu birikimin duyu organları ile alındığını söylemek yeterli değildir. Çünkü bu arşiv, kişinin bütünsel arşivi olduğu için, buna kendi iç dünyasından, hayallerinden edindiği deneyim ve bilgiler de eklenir. İnsan her yeni bilgi edindiğinde bu arşiv taranır, buradaki bilgiler ile yeni bilgi anlamlandırılmaya çalışılır.

Beynimiz, her zaman sahip olduğu arşiv ile aynı doğrultuda çalışır. Eğer beyine başarı, mutluluk ve güzellik dolu imajlar yüklenirse, kişinin davranışları her zaman bu doğrultuda olur. Ancak kişi olumsuz imajlarla beynini doldurursa, yapmak istediği her şeyde olumsuzluklarla karşılaşacak ve başarıya hiç ulaşamayacaktır. Olumlu imajlar, olumlu düşünceleri, olumlu düşünceler olumlu davranışları, olumlu davranışlar olumlu sonuçları doğurur.

bhL1ZIc6.jpg


Beynimize her duyu ile olumlu imajlar göndermek bilinçli olmasa da, bilinçaltı tarafından sürekli insana hatırlatılan bir olgudur. İnsanlığın varoluşunda ilk ihtiyacı beslenme ve barınma olmuştur. Barınmadaki amaç tamamen insanın kendi rahat, huzurlu ve güvende hissetmesi, yani bir başka değişle güzel şeyler hissetme ihtiyacıyla bir sanat dalı olan mimari ortaya çıkmıştır. Beslenme ihtiyacı olan insan, zaman içinde ve tabii ateşin icadıyla lezzetli yemek arayışı içine girerek güzel tatlarla beynini beslemiştir. İlk müziğin ortaya çıkması güzel sesler duyma ihtiyacıyla olmuştur. İlk resim güzel şeyler görme ihtiyacıyla, ilk parfüm güzel kokular duyabilmek için icat edilmiştir.

İnsanoğlu, bilinçsizce doğruya yönlendiği tarih sürecinden, bugün yanlışa kendini bilinçli olarak sürüklemektedir. İnsanlar korku filmleri, dram dizileri, arabesk şarkılar, vahşet resimleri, kriz haberleri, komplo hikâyeleri ile beyinlerini her an olumsuzla doldurma çabası içindedirler.

Beynin mükemmel özellikleri ile en uygun kullanımının, sizi başarıya götüreceği en büyük gerçektir. Mademki herkesin beyin yapısı aynı, fark yaratmak için beyninizi toplumdan farklı şeyler ile beslemeniz durumunda, sizin lehinize çalışan bir beyine sahip olabileceğinizi unutmayın. Ulaşmak istediğiniz yaşantılarla, sahip olmak istediğiniz şeylerle iç içe yaşayın. Onları hayalinizde bile yaşasanız, bir gün sizin olacak emin olun.


Cemal Kondu
Kaynak:gencgelisim.com

Bu konuyu yazdır

  Çam Kozalağı Suyunun Hiç Bilmediğiniz 5 Faydası
Yazar: Emka - Dün, Saat: 20:10 - Forum: BİLGİ PAYLAŞIMI - Yorum Yok

Artık evimizde sadece süs olarak değerlendirmek yerine yiyip içeceğiz de.. Çünkü kendileri tam bir şifa kaynağı. Faydaları neredeyse hiç duyulmamış özel bir bitki çam kozalağı. Evlerde çoğu zaman dekor amaçlı kullanılınan kozalağın faydaları öyle çok ki, duyduktan kendisinin reçelini bile yapıp afiyetle yiyebilirsiniz!


1. Solunum ve Akciğer Rahatsızlıkları

akciger-kanserinin-belirtileri-nelerdir.jpg

Öksürük, tıkanma, astım rahatsızlığı ve balgam çıkarma gibi hastalıklarda oldukça etkili. Eğer sigara kullanıyorsanız, ciğerlerinizi temizlemek için de birebir! Bakın öyle ki, cümlelerime şimdiden ünlem koymaya başladım. Gerisini siz düşünün artık.

2.Çökmüş Bağışıklık Sistemi

bas-donmesi.jpg

Bağışıklık sistemini artıran kozalak, doğada nadir bulunan özel bileşenlere sahiptir. Kış boyunca hasta olmamak ve bağışıklık sistemiminizi güçlendirmek adına, suyunu içebilir ya da reçelini yaparak kahvaltıda tüketebilirsiniz.

3.Yıpranan Saçlar

sacdokulmesi.jpg

Çam yağına biraz daha alışık haldeyiz. Çam kozalağı yağını yıpranmış saçlarınız için gönül rahatlığıyla kullanabilirsiniz. Saçlarınız dökülüyorsa da yine seçiminizi çam yağından yana kullanabilirsiniz.

4.Psikolojik Sorunlar

psikolojik-sorunlar.jpg

Stres, sıkıntı ya da bunalım halindeyseniz çam yağı koklamak sizi yatıştıracaktır. İsteğiniz doğrultuda yastıklarınıza ya da çamaşırlarınıza birkaç damla damlatabilirsiniz. Yastıklarınıza damlattığınız çam yağı, rahat bir uyku uyumanızı da sağlayacaktır.

5.Odaklanma Sorunu

Odaklanma problemi yaşıyorsanız bunun için çam suyundan faydalanabilirsiniz. İçtiğiniz çam suyu, sizi yatıştırarak odaklnama problemini ortadan kaldıracaktır.

Çam Kozalağı Suyu Nasıl Hazırlanır?

5 adet yeşil çam kozalağını doğrayın ya da bütün bırakabilirsiniz. (Dezenfekte etmeyi unutmayın.) Derin bir kaba ya da tencereye içme suyu ekleyin. Doğramış olduğunuz çam kozalaklarını suya ilave edin. 24 saat boyunca demlendirin. Bir gün beklemesinin sonucunda yarım saat de kaynatın. Uygulamanın sonunda bal ile tatlandırabilirsiniz. Günde bir bardak tüketebilirsiniz.

Not: Doğadan gelen şifa kaynağı da olsa, kullanmadan önce mutlaka doktorunuza danışın. Bilmediğiniz bir rahatsızlığınız varsa içtiğiniz su durumu tetikleyebilir.

Bu konuyu yazdır

  Kabala felsefesi ve astrolojisi bize ne söylüyor?
Yazar: Emka - Dün, Saat: 19:18 - Forum: Astroloji - Yorum Yok

Kabala felsefesi evrensel ve mistik bilgilere ışık tutuyor. Son zamanlarda sıkça duymaya başladığımız Kabala astrolojisi ise derinde kalan özelliklerinizi daha yakından tanıma fırsatı veriyor

Kabala felsefesi nedir?

Müslümanlık’ta Mevlevilik ne ise, Yahudilik’te de Kabala odur. Yani Kabala, bir anlamda Yahudi tasavvufudur da diyebiliriz. Kabala öğretisi, herhangi soyut bir şey ile uğraşmaz, sadece insanın nasıl yaratıldığı ve daha yüksek varoluş seviyelerinde nasıl faaliyette bulunduğu ile uğraşır. Dünyamızı keşfetmek için fizik, kimya, biyoloji gibi bilimleri kullanırız, bu bilimler beş duyumuzla algıladığımız fiziksel dünyaya çalışır. Oysa ki içinde yaşadığımız dünyayı bütünüyle anlamak için, duyularımızın algılayamadığı gizli alemi keşfedebilecek bir araştırma aracına da ihtiyacımız vardır. Kabala bilgeliğine göre realite iki güç veya nitelikten oluşur. Alma arzusu ve ihsan etme (verme) arzusu. İhsan etme arzusu vermek istediği için bir alma arzusu yaratır. Bu nedenle daha yaygın biçimde kullanılan adı Yaratan’dır. Bu yüzden inanca göre tüm yaradılış bu alma arzusunun tezahürleri yani görünümdür. 

Kabala sadece yaradılış tasarımını öğretmez, aynı zamanda realitenin her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen başlangıçtaki tasarlayanı gibi nasıl tasarlayanlar olabileceğimizi de öğretir. Dünyanın en iyi astrologlarından ve Kabala uzmanlarından Gahl Sasson, “Bir Dilek Tut (A Wish Can Change Your Life)” kitabında, Kabala’yı çok basit ve anlaşılır bir dille anlatıyor. Gahl Sasson, “Kabala, hayatın anlamı ve mekaniğinin, binlerce yıldır başlıca Yahudi araştırmacıların ve bilginlerinin aracılığıyla korunmuş evrensel ve mistik yorumudur” diyor. Yani ne anlama geliyor bu sözler? Bir dilek tutup da nasıl değişecek hayatımız? Pek de akla yatkın gelmiyor ilk başta ama dediklerini eksiksiz yaparsanız dilekleriniz gerçekleşiyor…Ağaçtan aşağıya doğru ilerlerken ve dileğinizi bir hiçlikten somut gerçekliğe dönüştürme sürecindeyken, her kürede birer haftalık seyahatlerin tadını çıkarıyorsunuz. 

Üç sütunun arasında bir pinpon oyunu gibi ileri geri gidip gelecek, bir önceki enerjilerin üzerine yenilerini ekleyip ilerleyeceksiniz. Ağaçların ışığı, suyu, toprağı ve havayı karbondioksit formundan oksijene dönüştürebilmesi için yaprakları vardır. Bizim de 10 adet küremiz var diyor Kabala. Tanrı’nın evreni 10 basamakta yarttığına inanan Kabalistler, dileklerimizin gerçekleşmesi için de 10 basamak çıkmamız gerektiğini söylüyor. Gahl Sasson’un kitabında anlatılan teknik ve öğretiler binlerce insanın rüyalarının gerçekleşmesini sağlamış. Kitapta anlatılana göre, Kabala öğretisinde önce bir dilek tutacaksınız. Daha çok zengin olmaktan, hayatınızın aşkını bulmaya kadar, daha büyük bir eve, daha ince bir bele kadar her şeyi dileyebilirsiniz.

“Kabala öğretisinde hayat ağacı var. Yer ve gök arasında dimdik durarak insanların kendini kucaklamasını bekliyor. ‘Bana sarılın, bana tırmanın, beni kullanın ve ben de dileklerinizi yerine getireyim’ diyor.”

Yaşam ağacı üç ayrı sütun ve 10 adet küreden oluşuyor. Kabalistler her küreye yarattığı kademeli enerjiye denk gelen resmi bir isim vermiştir. Taç (niyet), bilgelik (sezgi), anlayış (disiplin), merhamet (şefkat), kudret (kuvvet veya eylem), güzellik (sevgi), sonsuzluk (ilişkiler), ihtişam (iletişim), temel (cinsellik ve ölüm) ve krallık (pratiklik). Her biri için bir haftalık süre ayırdığınız zaman, dileğinizi bir hayalden gerçeğe dönüştürebilirsiniz.


kabala-felsefesi-ve-astrolojisi-1.jpg


PEKI NASIL DILEK TUTACAĞIZ?

Kurallara göre sadece kendiniz için dilek tutabilirsiniz. Dileklerin gerçekleşmesi ağacın üzerinde gıdım gıdım ilerleyerek yaptığınız kişisel spiritüel gelişim yolculuğunun sonucudur. Dileğiniz iyilik adına olmalı. Ahenksizlik, şiddet ve cehaleti teşvik edecek herhangi bir şey dileyemezsiniz.

Dileğinize ulaşmanın 10 adımı

• Ne istediğinizi bilin.

• Sezgilerinize odaklanın.

• Dileğinize ulaşmak için iyi tanımlanmış ve zaman çerçevesine oturmuş bir plan geliştirin. Buna sadık kalacağınıza söz verin.

• Yargılamadan ilerleyin.

• Amacınıza hizmet etmeyen her şeyden kurtulun.

• Tam istediğiniz şekilde olmuş gibi dileğinizi hayal etmeye çalışın.

• Şimdiye kadar işe yaramış her düşünce ve davranışınızı tekrarlayın.

• Dileğinizi tekrar yazın ve nasıl değişikliğe uğradığını gözlemleyin. Engelleri tanımadan devam edin.

• Bu tarihe kadar olan tüm deneyimlerinizi gerçekleşmiş gibi hayal etmede kullanın.

• Evrene dileğinizi gerçekleştirdiği için şükranlarınızı sunun. Başardığınız her şeyin değerini bilin.

KABALA ASTROLOJİSİ NEDİR?

Kabalistik astroloji bilinen en eski ve en yaygın astronomi uygulamasıdır. Kabalistler tarafından yapılan gezegen ve yıldız çalışmaları bize gerçek bir bilimi sunar. Bu çalışmalar sayesinde bizler hem kendimizin hem de çevremizdekilerin en derin özelliklerini anlayabilir ve buna göre davranabiliriz. Kabalistlik astrolojiye göre her birimiz spiritüel gelişimimiz için en doğru yerde ve zamanda doğduk. Bu sayede özgür iradelerimizi en iyi şekilde kullanarak potansiyelimize ulaşabiliriz. Kabala bize birden fazla muhtemel geleceğimiz olduğunu ve Kabalistik bilgelik ile kaderimizin kaptanı olabileceğimizi öğretir. Kabalistik astrolojinin amacı, insanların horoskoplarını kaleme alıp onlara kaderlerinin nasıl görüldüğünü anlatmak değil; tam tersine, evrenin etkilerinin üstesinden gelmemizi ve hayatlarımızın kontrolünü almamızı sağlamak. 

Bizler doğduğumuz burca bağlı olarak gelişimimiz için gerekli olan tüm olumlu ve olumsuz özellikleri alırız. Ancak burada dikkat edilecek olan, burcumuz kişilik özelliklerimizin nedeni değil, sonucudur. Spesifik bir burca doğar ve böylece önceki hayatlardan taşıdığımız karmamızı ve olumsuz davranışlarımızı değiştirebileceğimiz yani düzeltebileceğimiz özellikleri alırız. Yani burçlar aslında doğum anında ruhun belirli özellikleri edinmesini sağlayan bir mekanizmadır.

Merak edenler için Kabala astrolojisi deneyimi

Benim Kabala astrolojisi ile tanışmam da yoga hocam aynı zamanda Pozitif dergisi yazarlarından Dr. Neslihan İskit sayesinde oldu. Bir dersimizde bana Gahl’ın İstanbul’a geleceğini söyleyince hemen randevu aldım. Hayatımda daha önce astroloji ile hiç ilgilenmediğim için çok heyecanlıydım. Gidip Gahl Sasson’un kitaplarını aldım, okudum, Kabala’yı inceledim. Ve randevuma gittim. Gahl ile seans için bir odaya girdim. Bana adımı soyadımı, doğum tarihimi gün, ay, yıl olarak ve doğum yerimi sordu. Hepsini doğru olarak söylemeniz önemli. Önündeki bilgisayarına verileri girdi ve benim Kabala astrolojik haritam çıktı. Kendisi daha önceden astrolojik haritaları çıkardığı için hemen anlatmaya başladı. 

Benim doğumumdan itibaren etkisinde kaldığım astrolojik olaylar yüzünden yaşamış ve yaşamakta olduğum olayları, ailemi, ailemden kaynaklanan bazı huylarımı ve daha pek çok şeyi anlatmaya başladı. Ve bu bir yıl içinde hangi tarihlerde neler yapabileceğimi, nelere dikkat etmem gerektiğini, sağlıkla ilgili neler yaşayabileceğimi hepsini haritaya bakarak söyledi. Bu arada ben, eşim ve çocuklarımın da bilgilerini vererek onlar için de sorular sordum ve ilginç cevaplar aldım. Buradaki en önemli olay, tamamen astrolojik haritanızda yıldızların etkisi ile yaşamış olduğunuz ya da yaşayabileceğiniz olayların hakkında fikir sahibi olmanız. Bu bir fal değil; bir bilim. 

Örneğin estetik ameliyat olacaksınız, tarihi söylüyorsunuz, haritanıza bakıyor ve diyor ki “O tarihte olmasan da şu tarihlerde olsan daha kolay geçer operasyonun”. Bu sadece o dönemde bizim bilemediğimiz astrolojik hareketler nedeniyle yapılan basit bir uyarı. Peki, uyarı almamışsak ne olur? Belki biraz daha fazla ağrılı, zor bir dönem yaşarız o kadar. Ama astrolojik olarak haritamızı biliyorsak planlarımızı daha doğru yapabiliriz. Bu her konuda geçerli, yeni bir işe gireceksek, şehir değiştireceksek, ameliyat olacaksak, bir yatırım yapacaksak, yeni bir diyete başlayacaksak ya da yeni bir ilişkiye gireceksek…

Karar sizin…

İşte tüm bunlara ve daha başka merak ettiğimiz her soruya Kabala astrolojik haritamızı çıkartarak cevap veriyor Gahl Sasson. Ve seans sonunda da size tüm seans boyunca anlattıklarını CD’ye kaydedilmiş şekilde veriyor. Yani ne zaman isterseniz dinleyip, hatırlayabilir, planlarınızı yaparken faydalanabilirsiniz. Ben bu deneyimi yaşamış bir kişi olarak sizlerle paylaşmak istedim. Hayatımda ilk defa astrolojik haritama bakıldı, çok ilginç ama doğru tespitler yapıldı. Ardından geçen bir yıla baktığımda gerçekten de uyarılan tarihlerde hep hayatımda farklı deneyimler yaşadığımı görüyorum. Karmamı öğrendim, etrafımdakilere daha ılımlı yaklaşmaya başladım. 

İçimde var olan ama tam anlamıyla dışarı çıkaramadığım sezgilerimi, yeteneklerimi kullanmaya başladım. Sonuçta astrolojide de gezegen ve yıldızların insanların üzerindeki etkisi yorumlanır. Kabala astrolojisi de şanslı zamanlarınızı, doğum haritanızda sizi engelleyen, zorlayan alanları, fırsat alanlarınızı gösteriyor size. Ama neler yapacağınız sizin kendi iradenizdedir. Gezegenlerin iyi açılar yaptığı şanslı dönemlerde hiçbir şey yapmadan oturursanız bu fırsatları kaçırabilirsiniz. Ya da tam tersi, gezegenlerin zorlayıcı etkiler yaptığı dönemlerde gerekli gayreti göstererek zorlukları aşabilirsiniz de. Karar sizin…

KABALİSTİK ASTROLOJİNİN FARKI NEDİR?

Geleneksel astroloji Güneş takvimini kullanır, oysa Kabalistik astroloji hem güneş hem de ayın pozisyonlarına göre ayarlanan Ibrani takvimini kullanır. Her ay, o ayın astrolojik etkilerini kontrol altına alma şansımız var.

 
Pozitif Dergisi 2014/02
Yazar : Selen KEÇELI

Bu konuyu yazdır

  Antik Mısır Hayat Ağacı Persea
Yazar: Archilles - Dün, Saat: 13:37 - Forum: ESKİ MISIR - Yorum Yok

Senin görüntünü özler kalbim,
Ey Persea ağacı,
Ne zaman boynuma çelengin asılacak?

Antik-M%25C4%25B1s%25C4%25B1r-Hayat-A%25...ersea2.jpg

Karnak Amon Tapınağı’nda yer alan düşük kabartma yüzeyli rölyeflerde, diz çökmüş olan Kral, mavi başlık ve peştamal giymiştir. Sağ elinde, hek asa tutmaktadır. Kral, bir Persea ağacının önündedir.

Bu, tapınakta yetiştirilen eski kutsal ağaçtır. Yükselen Güneş’le ilişkilendirilen ve en iyi bilinen üyesi bir Avokado türü olan ağaç, Ished adı ile de anılır. Kralın sol elinde bu ağacın meyvesi vardır, üzerinde mistik ismi yazar.

Sonsuz yaşam, tanrılar tarafından uzatılan bir kutsal Ished ağacı meyvesini yemekle sunulmaktadır. Sol elinde istiridye tutan İbis başlı Thoth, ağacın yanında ve ayaktadır.

Persea ağacı üzerinde, kralın sembolü ile, Ma’at amblemi yer alır.

Antik-M%25C4%25B1s%25C4%25B1r-Hayat-A%25...ersea1.jpg

Basamaklı Zoser piramitinde bulunmuş tohum tozları bu ağaca aittir. Mimarı İmhotep olan ve MÖ. 2630 yıllarında yapılan Mısır’daki bu ilk piramitte, Persea dalları, mezar buketlerinde ve özel asaların yapımı için kullanılmıştır.

Ağacın dalları ve iki büyük buketi, Tutankamon’un mezarında da bulunmuştu. Persea Ağacı Mısır mitolojisinde sık geçer, ve meyvesi; Horus’un “Kutsal Kalbi’ni” sembolize eder.

Anka Kuşu’nun Heliopolis’te yanan bir Persea ağacından yükseldiği söylenir.

Persea Hayat Ağacı, Güneş ve Ra ile ilişkilendirilmesinin yanında, Osiris’in tabutunu saklaması ile de anılır. Set, hile ile Osiris’i Nil’e bir tabut içinde attığında, İsis, ağlayarak dolaşır, sonunda onu, tabut etrafında gelişip tabutu sararak gizleyen ağacın içinde saklı olarak bulur. Bu ağaç, içinde gizlenen tabutla birlikte, civarın kralının sarayında bir sütun haline getirilmiştir. İsis, kralın yavrusuna şifa verir ve karşılığında sütunu ister.

Bu sütun bir Djed, ya da Osiris’in belkemiği nin sembolü olurken, böylece Tanrı’yı sarmalayan ağaç; hayat ağacıdır. Ne var ki, şu an, bu özel türü Mısır’da yetişmemektedir.

Antik-M%25C4%25B1s%25C4%25B1r-Hayat-A%25...Persea.jpg

Persea ağacı, o zamanlarda, Mısır ve Etiyopya’ya has bir türmüş, rengi yeşil olan, tatlı erik, şeftali ve armut karışımı tadında, hoş kokulu bir meyveye sahipmiş. İmparator Arcadius, ülkenin her yerinde tükenmeye yüz tutan bu özel türün, soyu azalan ağacının kesim ve satışını yasaklamış ama değişime engel olamamıştı. Sonraları, bu ağacın nitelikleri, Eski Mısır’da tanrıları barındırdığına inanılan Firavun İnciri ağacına transforme edilmiştir.

Hayat Ağacı, her kültür ve inanışta İlahi Bilgi’yi simgeleyen çeşitli ağaçlar gibi, antik Mısır’ın kutsal sembollerinden biri.

Djed Sütun Yükseliş Ritüeli’nde ve taç giyme töreni sırasında, firavun isimleri bu ağacın yaprakları üzerine yazılır, firavun, tanrısal gücünün kanıtı için, yine güç ve dengenin timsali olan bir Djed sütununu doğrulturdu. Bunun anlamı, elbette sembolik olarak, Osiris’in diriltilmesi, Hayat, Işık ve Yaşam bulmasıdır.

Kaynak:yuvayayolculuk.com

Bu konuyu yazdır

  BARNABAS İNCİLİ’NDEKİ BÜYÜK SIR NE?
Yazar: Archilles - Dün, Saat: 13:33 - Forum: ENTERESAN BİLGİLER - Yorum Yok

Bize ait olan soruya bulacağımız en doğru cevap, kendimizin üreteceği cevaptır. Bu gün yapmamız gereken ilk şey, kendi sorularımızı sormaktır…

Üzgünüm; size bu konuda yardımcı olamayacağım. İsterseniz “google amcamıza” başvurarak merakınızı giderebilirsiniz.
Benim yazımda bu başlığın işi ne derseniz, hemen konuya geliyorum.

Evrendeki gizemler, anlaşılmaz olaylar, tarihin gizemli konuları her zaman bizim ilgimizi çekiyor. Nerede bir uzaylı haberi görsek, nerede gizemli bir şahsiyetin hayatınan denk gelsek hemen merakımızı cezbediyor. Peki, asıl merak etmemiz ve cevaplarının peşine düşmemiz gereken hakiki gizemlerimizin peşinden gitme konusunda nasılız?

cropped_content_feto-kozmik-odaya-barnab...tyWGLt.jpg

Bizden önceki insanlığın deniz fenerleri olan düşünen erdemli filozoflar “Nerden geldik, niçin yaşıyoruz, nereye gidiyoruz?” şeklinde özetledikleri bir soruyla varlık meselelerine kafa yormuşlardır. Sadece onlar değil elbet, bilgeler, peygamberler, hakiki hayat liderleri de hep bu meseleye dair sorular sormuş ve cevaplarının peşine düşmüşlerdir.

Modern dünyanın dikte ettiği yaşam şartlarıyla içsel dünyasını bir türlü barıştıramamış nesiller olarak artık şapkayı önümüze koyup meselelerimize kafa yormanın zamanı geldi. Akıp giden hayatın hızı karşısında şaşkına dönüp, aynayı kendi ruhumuza ve ruhumuzun sorularına hiç çeviremediğimiz şeklinde bir durum var ortada.

En temel meselelerimizde taklitçi ve takipçi bir yaşayış içindeyiz. Kişisel devrimlerimizi başlatacak cesareti bir türlü gösteremiyoruz. Şimdi bir düşünelim: Hayat, hayat öncesi ve hayat sonrasına dair bütün inançlarımız, inandıklarımız, sadece bize öğretilenlerden oluşuyor. Doğduğumuz günden beri temel problemlerimizle değil, eşeğin gölgesi ile ilgileniyoruz. Eşeğin gölgesi ne derseniz onu da anlatayım yeri gelmişken:

Atina'da önemli bir tartışma yapılırken kürsüye Demostenes çıkar; ancak dinleyiciler sürekli kendi aralarında konuşmakta, filozofu dinlememektedir. Demostenes: “Bir hikaye anlatıp ineceğim.” der ve anlatmaya başlar:

 Uzun zaman önceydi; bir delikanlı Atina'dan Megara'ya gitmek için bir eşek kiralamıştı. Eşeğini kiraya veren adamın da Megara'da işi vardı, beraber yola düştüler. Konuşa konuşa giderlerken öğle sıcağı bastırdı. Biraz dinlenmek ve öğle yemeği yemek için bir su başına çöktüler. Ama ortalıkta hiç gölgelik yoktu ve eşeğin sahibi yemeğini alıp eşeğinin gölgesine sığındı. Eşeği kiralayan genç buna içerledi : “Sen çekil, gölgede ben oturacağım.” dedi. Eşeğin sahibi itiraz etti: “Ben oturacağım, çünkü eşek benim!”  Delikanlı: “Ama ben eşeği kiraladım.” deyince, eşeğin sahibinden: “Ben sana eşeği kiraladım, gölgesini değil!” cevabını aldı ve aralarında kavga çıktı.

tabut-tek.jpg

Hikâyenin tam burasında Demostenes kürsüden iner ve yürümeye başlar. Dinleyiciler :  “Sonunda ne oldu? Sonunu anlat!” diye bağrışmaya başlayınca ünlü filozof kürsüye tekrar döner: “Sizin için çok önemli bir konuda bir şeyler anlatmaya çalıştım, dinlemediniz. Şimdi ise eşeğin gölgesini merak ediyorsunuz.” dedikten sonra kürsüden iner, yürür ve gider…

Kişiliğimiz, maalesef eşeğin gölgesi meselesine kafa yoranların kurguladıkları inanç sistemi esasları, eğitim sistemi öğretimi ile şekillendi. İnsanın en özgür olması gerektiği zamanlarımızda özgür olamıyoruz. Okullarımız bizi bir ezber yuvası ve birer bilgi hamalı yapmakta. Daha da acısı Yaratıcı’nın hiç bir şekilde değer biçilemeyen bir akletme özelliği ile bizi dünyaya göndermesine rağmen bunu hep ihmal ediyoruz. İnsan olmaktan övünç duyduğumuz ve diğer canlılardan düşünebildiğimiz için üstün olduğumuza inandığımız halde neden düşünmüyoruz?

Neden öğretilen ezber bilgiler, taklitçi inançlar, insan ruhundan uzak yaşam prensipleri ile yaşıyoruz?

Neden hayatımızın sorularının peşine düşme cesaretini gösteremiyoruz?
Neden kendi varlık sorunlarımıza üreteceğimiz cevaplarımızın peşine düşmüyoruz?
Soru sormak, düşünme okulunun ilk dersidir. Sorusu olmayanların cevapları hiç bir zaman olamaz. Sorularının peşine düşen insan, kendi insanlık serüveninin gizemini çözebilecek yegâne insandır. Başkasının cevapları, onların kendi sorularının cevaplarıdır. Bizim sorumuza bulacağımız en doğru cevap kendimizin üreteceği cevaptır.

15 yılı geçen bir eğitim sürecini göze alarak meslek sahibi olabilen; 40 yılını bir işte harıl harıl çalışarak emekli olabilen bizlerin, kendi hayat meselelerine zaman ayırması, onları çözüme kavuşturması zor olmasa gerek. 

Bu gün yapmamız gereken ilk şey, kendi sorularımızı sormak.
“Nerden geldik, niçin yaşıyoruz, nereye gidiyoruz?” sorusuna kendi sorularımızı eklemek. Ve cevaplarımızı bulmak için muhteşem akıl nimetinden faydalanmaya başlamak.

Böyle gelmiş böyle gider değil, böyle gelmiş böyle gitmeyecek, demek. Sürüden ayrılanı kurt kapar değil, kurtla kapışmayı göze alabilmektir yaşama cesareti, demek.

Karar bizim. Ya Barbanas’ın İncili’nin gizeminin peşinden gideceğiz, ya da kendi gizemimizin... Bu güne kadar yaptığımız ezberci yaşamaya, taklitçi inanmaya bir son verip, özgür ve özgün bir birey olarak hayatımızın peşinden koşturacağız.

Eşeğin gölgesi meselesine gelince, sevgili hukukçu dostum Cengiz Öz, kiralayanın malı tüm hakları ile kiraladığı için eğer sözleşmede ek bir madde bulunmuyorsa (gölgesi şu kişiye aittir gibi) gölgesinin de kiralayana ait olduğu bilgisini verdi.

Bakın bir sorunun cevabını hallettik. Darısı diğer sorularımızın başına... Sorularla dolu bir başlangıç diliyorum hepimize...

Kaynak:gencgelisim.com

Bu konuyu yazdır

  Suyun Gücü ile Olumlu Yaşam
Yazar: Archilles - Dün, Saat: 13:28 - Forum: BİLGİ PAYLAŞIMI - Yorum Yok

“Su” deyip geçmeyin. Buharlaşınca, bulutlara kadar çıkıyor. Tekrar sıvılaşıp toprağa geri dönüyor. Binlerce kilometre yolu aşıyor, asla engel tanımıyor. Yaşam bilincindeki tüm insan kültürleri ona hak ettiği değeri vermişler. Ayetler, destanlar, türküler ve şiirler bunu kanıtlıyor…
         
Su üzerine yapılan deneylerin sonuçları oldukça ilginç... Bazı bilim adamları tarafından ortaya atılan, “suyun hafızası vardır ” fikri, suyun yapısına dair soruları çoğaltıyor... Suyun “uzaktan gelen etkiyi saklayabilme” özelliği, alternatif tıpçılar için “teori” olmaktan çok ötede… Yıllardır pratiğe dökülen bir uygulamadan ve suyun mucizelerinden söz ediyorlar… Eski efsanelerde yaraları iyileştiren, insanı ayağa kaldıran sulardan söz edilir. Ona böyle büyülü özellikler yakıştırılması tesadüf mü? Modern yaşamda, sorunların üstesinden gelebilmek için bu molekülün gücünden yararlanan birçok insan var... “Sudaki enerji, eksik olanı tekrar yerine getirebiliyor” inancı, alternatif tıpçılara göre etkili bir tedavi yöntemi. Bu yazı minik kristaller hakkında sizi düşünmeye davet ediyor.

Hayati bir önemi var suyun... Her canlının ona muhtaç olduğu açık… Gezegenimiz yaklaşık yüzde 70 oranında suyla kaplı. Bu ölçü, insanın yapısıyla benzeşiyor. İnsanoğlunun bedenindeki su oranı da yüzde 70 dolaylarında. Dünyadaki canlıların ortak yönü, hepsinin su içermeleri... Başka gezegenlerde hayat aramaya giden araştırmacıların da ilk olarak aradığı “hayat belirtisi”. Su varsa yaşam da vardır, tezi her yerde geçerli. İki hidrojen ve bir oksijen atomundan meydana gelen, H20 olarak adlandırılan su molekülü ile ilgili yapılan araştırmalara göz attığımızda ise birtakım olağanüstülüklerle karşılaşıyoruz: Bilim adamları, kar taneleri üzerinde özel deneyler yapmışlar... Suyun başkalaşmış hali olan kar taneleri, eritilmiş ve daha sonra yeniden dondurulmuş. Molekül yapısını bu işlemden sonra tekrar incelediklerinde, eritilmeden önceki kar taneleriyle aynı özellikte olduklarını saptamışlar. Buradan yansıyan sonuç şu olmuş: Her su molekülü bir özgün “kimliğe” sahip. Bu da suyun bir “hafızası” olduğuna işaret ediyor! Bu konu üzerine yapılan deneyler elbette bunlarla sınırlı değil.

63-scientistsdi.jpg
 
Kar Taneleri Mucizesi

Araştırmacı Jacques Benveniste’in bu alandaki deneyi, birçok insanın dikkatini çekiyor. Fransız kökenli olan bu bilim adamı, “suyun hafızasının kâşifi” olarak da ün yapan biri… Uzun zaman süren çalışmasında, esas yaptığı, suya bir farklı bir madde ilave etmek ve bundan sonra sudaki “değişimi” birçok deneylerle test etmek. Madde katılan bu suya yaklaşık 1 milyon kez sulandırma işlemi uyguluyor Benveniste. Eklediği maddeyi sudan yok etmek için başka müdahaleler de yapıyor. Bütün bunları çok sık tekrarlıyor. Fakat suyun içindeki o “farklı” maddenin asla yok olmadığını görüyor. O zaman, bu maddenin su tarafından “hafızaya kaydedildiği” sonucuna varıyor.

Japon bilim adamı Masaru Emoto da bu konuda çok ses getiren bir kitap yazdı. Emoto, içinde 70'ten fazla kristal görüntüsü de bulunan “Suyun Gizli Mesajı” kitabını, "Su canlıdır ve duyguları algılayan kristallerden oluşuyor” fikri etrafında meydana getirdi. “Su çevresindeki pozitif ve negatif bilgileri kaydeder ve tepki verir" diyen Dr. Emoto, kristallerin resmini çekmeyi ihmal etmiyor. Suya farklı müzikler dinleterek aynı molekülleri tekrar tekrar resimliyor. Her müziğe farklı bir tepki verildiğini görüyor. Örneğin, klasik müzik dinlettiği molekülün görüntüsünü resimlediğinde, olağanüstü bir güzellik görüyor. Emoto’ya göre sadece müzik değil düşünce, kelime ve fikir de suyun moleküler yapısını etkiliyor.

Modern İnsan Suyun Gücünü Keşfetti

Bu deneylerin ışığından bakıldığında suya yüklenen bir “bilge” anlam söz konusu. Bütün kültürlerde var aslında bu yaklaşım. Toplumların hafızasını yokladığımızda bunu görüyoruz. Aynanın olmadığı zamanlarda, su insan için bu işlevi de görmüş. Suretleri yansıtmasıyla birlikte, ona atfedilmiş gizemli anlamlar daha da çoğalmış. İşte modern insan, bazı araştırmacıların ve özellikle de alternatif tıpçıların altını ısrarla çizdiği “suyun gücünü” görmezden gelemiyor artık. Kendisine söylenenleri bir “hard disk” gibi kayda alan su, şifacılar için farklı bir anlam ifade ediyor.

Eski çağlardan bu yana, insan topluluklarının bıraktığı bütün kalıntılarda suyun gizemine dair izler var. Suyun belleği olduğuna inanıldığından mı bilinmez, enteresan bir şekilde her çağda insanlar bu sihirli maddeye dilekte bulunuyor, dert anlatıyor. Bu tarzdaki ritüellere baktığımızda hayli “sır” sakladığı ortada! Çünkü dünyanın birçok yerinde, bazı akarsulara, göllere ya da kutsal mekanların bahçesinde bulunan minik bir havuza bir şeyler atıp, suya dilek fısıldandığı bir gerçek. Bu atılan kimi zaman para oluyor, bazen de başka bir madde. Hıdırellez’de de insanlar deniz kenarlarına gidip, dileklerinin yazılı olduğu kağıtları kıyılara bıraktıklarını biliyoruz.

“Su Gibi Ezberlemek!”

Aslında günlük konuşma içine yerleşmiş deyimler incelendiğinde, sudaki mucizenin dili de etkilediği görülüyor. Bu çerçeveden bakınca, akla bir sürü soru hücum ediyor. “Su gibi ezberlemek” deyimini hiç bu yönden düşündünüz mü? Veya “su gibi biliyorum” sözü, ondaki “kaydetme” özelliğini akla getirmiyor mu? “Suyun gizemi” onun kristalize haldeki resimlerine bakıldığında da fark ediliyor. Büyüleyici güzellikteki bu kristallerin görüntüleri şaşırtıcı. Akarsulardan ve kaynaklardan alınan örneklerin mikroskobik görüntülerini yayınlamışlar. Doğanın bağrından çıkan, hiç işlenmemiş bu sular daha özel geometrik şekiller içeriyor. Su borularından evlerimize akan ve depolarda bekletilen durgun suların ise molekül hallerinde bozuk bir görüntü göze çarpıyor.

“Su canlı ve her duygu ve düşüncemize tepki veren bir madde” tezini savunanların asıl dayanağı şu: “Suya hangi dalga boyunu yüklersen o frekansa bürünüyor! Ve moleküler yapısı ona dönüşüyor.” Biliyor musunuz bazen su ile zihinsel anlamda bir iki saniyelik terapi de yapabilirsiniz. Örneğin bir cam bardaktaki suyu, zihninizden ‘bütün kuşkularım, korkularım arınsın, bütün bedenim bunlardan temizlensin’ cümlesini geçirip içtiğiniz takdirde, o şifaya dönüşebilir.

Alternatif tıbba inanlar arasında bunu uygulayan çok insan var. Bu cümle söylendiği anda zihin onu tanımlayarak bir dalga boyu yayıyor. Şunu unutmayalım: Bedenimizin yüzde 70’i su. Düşüncelerimiz ve konuştuklarımız bedenimizdeki suya kaydedilir ve o kalitede yaşarız.

Filiz Akın bir zamanlar kanserdi. Hastalığı yenmesinde sadece geleneksel tıbbın değil, alternatif terapilerin de rolü olduğunu vurguluyor. Köşe yazılarında da bu tip düşünceleri sık sık dile getirmişti. Akın da suyun bir belleği olduğuna inandığını söylüyor. “Su” deyip geçmeyin sonuçta. Buharlaşınca, bulutlara kadar çıkıyor. Tekrar sıvılaşıp toprağa geri dönüyor. Binlerce kilometre yolu aşıyor, asla engel tanımıyor. Yaşam bilincindeki tüm insan kültürleri ona hak ettiği değeri vermişler. Ayetler, destanlar, türküler ve şiirler bunu kanıtlıyor…

Dört bir yandan kimyasal maddelerle çevrili, radyasyon tehlikesi içinde yaşayan, yapay gıdalarla beslenen günümüz insanı için yine yaşamsal çareyi ‘ab-ı hayat’ta aramak belki de en doğru çözüm yolu, kim bilir...

Kaynak:gencgelisim.com

Bu konuyu yazdır

  Günümüzde şamanik gücü kullanmak mümkün müdür?
Yazar: Archilles - Dün, Saat: 12:46 - Forum: ŞAMANİZM - Yorum Yok

Eski çağların tabiata bağlı yaşam şekli gereği, hayvanlar ve bitkiler kurulan ilişkiler şamanlığın uygulama alanında büyük yer kaplıyordu. Kişilerin erk kullanımı için hayvanların özelliklerinin keşfedilmesi ” Erk hayvanları” olgusunu epeyce geliştirmiştir. Bugün artık çekim ve manyetik alan özellikleriyle açıklanabilecek olan, “Yönler” ile çalışma prensipleri oluşmuştu. Yönlerin, renklerin üzerinden çalışmalar yapılması, o yönlerin ve renklerin çekim gücünü kullanarak erk toplamak, bu erk ile de yaratım ve dönüşümü gerçekleştirmektir diyebiliriz bugünkü bilgilerimizle.

Özünde var olan herşeyin titreşime sahip olduğu ve frekans taşıdığı bilgisi ile, “Evrenle iletişim kurma” ilkeleri oluşturulmuştur. Şamanizmde, var olan herşeyin ruha sahip olduğu bilgisi, ruhun aracısı olarak titreşimin her nesnede ve olayda olduğu gerçeğinden başka bir şey değildir. Eski şamanlar, bizi hayatın tamamına bağlayan bir enerji alanı bulunduğunu bilgisine sahiptiler. Şamanik uygulamalar ve ritüeller, nesnelerin ve durumların frekansına bağlanmak ve o frekans ile rezonans sağlayarak dengelenebilmek, şifalanmak amacıyla yapılan çalışmalardır. Şamanın uyguladığı bilincin dışına çıkma eylemleri, insan frekansının kaba titreşiminden çıkarak seyahat edebilmektir, bu seyahatler için astral alan titreşimlerini kullanır. Şamanik deneyimle, insan bilinci, kendi bilincini terk ederek, bir kurdun, jaguarın, kartalın, geyiğin, şahinin bilincine geçebilmiştir ve geçtiği bu bilinç halini insan menfaatine kullanarak fayda yaratmıştır.

%25C5%259Eamanizm-ve-Kad%25C4%25B1n1.jpg

Günümüz dünyasında ise insana çevrede eşlik eden ortam çok değişmiştir. Eski atımızın yerinde artık araba var, yemeğimizi bulmak ve yenir hale getirdiğimiz doğal aletler yerine son derece teknik ve enerji kullanarak çalışan karmaşık mekanizmalar mevcut. Şimdiki şartlar gereği, bağlı olduğumuz enerjinin içerdiği titreşimler de aşırı derecede kompleks ve çok bileşenli. Tüm dünya manyetik dalgalar yayan uydular ve araçlarla dolu, herbirimizin cebinde taşıdığı cep telefonu, kullandığı bilgisayar ve medya araçlarının titreşimlerini düşünürsek, sanırım bu dönemde şamanik özellikleri taşıma ve kullanmanın çok daha gelişmiş üstatlık gerektirdiğini tartışmaya gerek yok. Zira modern şamanın iletişim kurmak zorunda olduğu titreşim çeşidi, eski çağlara göre çok fazla. Herşeyin titreşimi ve ruhu vardır ilkesine göre değerlendirirsek, bugünkü şamanın iletişim kurduğu ruhlar eski ruhlara hiç benzemiyor. Bir buzdolabının, süpürgenin, cep telefonunun yaydığı frekans, bizim şamanik durumlarımızı negatif ya da pozitif olarak ne kadar etkiliyor diye düşünmek dipsiz bir kuyuya düşmek gibi.

Tüm bunlara rağmen insan taşıdığı güç nedeniyle yaşadığı çevre ile iletişim kurup rezonans yaratma ve şifalanma yeteneğine hala sahiptir. Çünkü düşünebilme, algılayabilme, görebilme, uyuyabilme, rüya görebilmeye devam etmektedir. Tüm bu haller için kullandığı beyninin frekanslarına hükmedebilme yollarını da hızla öğrenmeye ve kullanmaya devam etmektedir.

Uyku ve rüya durumunda, beynimiz delta dalgaları yayar;  saniyede 1 ile 3 aralığında salınım (hertz/Hz.) yapar. Uyanık olduğumuzda ise beyin 8-13 Hz. aralığında hızla Alfa dalgaları yayar. Bu bizim uyanık ve farkında olduğumuz, ama belli bir şey yapmadığımız bir dinlenme halidir. Biraz canlanmaya başlayınca beynimiz 13-20 Hz. arasında Beta dalgaları yaymaya başlar. Bunlar konsantre olabileceğimiz, temel işlerimizi yapabileceğimiz ve daha çok uyanık halimizin frekanslarıdır. Entelektüel merkezimiz olan beynimizin sol yarım küresi, gün içinde daha çok bu beta dalgaları ile işlev görür. Bizim duygusal ve sezgisel işlevlerimizi yürüten sağ beyin ise alfa dalgalarında kalır. Biz de genellikle beynin bu iki küresi arasında gidip gelir, yön değiştiririz. Dünyadaki işlerimiz sırasında (beta),  yaratıcı düşünme sırasında (alfa) dalgalanmalarında oluruz. Alfanın altında ve uykunun delta seviyesinin üzerinde,  teta dalga boyu seviyesi olarak adlandırılan bir ara bölge vardır; beyin bu alanda 4-7 Hz. aralığında dalga yayar. Bu, farklı bilinç hallerindeyken, Zen üstatlarında, meditatörlerde, psişiklerde, trans medyumlarda ve şamanlarda tespit edilmiş, son derece derin, rüya benzeri bir haldir.

Beyin dalgalarını ve frekanslarını özellikleriyle keşfedebilmişken, onları kontrol edebileceğimiz, değiştirebileceğimiz teknikler kullanmak, şamanik yolların kapılarını açmakta çok işimize yarar. Sesleri ve nefesi kullanmak bu tekniklerin başında gelir. Bilinç halini değiştirmek için herhangi bir madde kullanımı bu nedenle önemini artık yitirmiştir, şamanik uygulamalar için bu konunun yeniden titizlikle değerlendirilmeye ihtiyacı vardır. Toltek Şamanizmini anlatan Carlos Castaneda, bu konuda aynı doğrultuda uyarılarda bulunmuştur. Yeni çağın savaşçısının eski savaşçılarla aynı yoldan gitmek zorunda olmadığını, “Nagual İle Karşılaşma” kitabının yazarı, Armondo Torres’ e anlatmıştır.

Tüm bu bilgilerden sonra, metropoldeki şamanının düzenlemek zorunda olduğu en önemli şey, gündelik hayatın normları ile şamanik deneyimlerini bir arada götürebilme sıkıntısıdır. Şamanın ihtiyaç duyduğu sade doğa koşulları ve titreşimlerini şehirde yaratmak kolay değildir. Zaman ve madde ile ilgili kısıtlılık ve doğa ortamından epeyce uzak yaşaması, şamanın en büyük açmazıdır. Yine de yaşam şekli tercihleri içinde mutlaka alternatif yollar oluşturmak mümkündür. Son zamanların trendi doğal yaşama geri dönme çabaları, yeni doğal yaşam alanları oluşturma çabaları bu anlamda değerlidir. Boş vakitlerin doğal ortamlarda geçirilmesi çabasının artması, şamanın yüksek talebi olmalıdır. Bedenin ve ruhun sağaltılması şaman için önemlidir ve modern yaşam koşulları içinde bunu sağlayacağı yöntemler de az değildir. Tuzların, bitkilerin, kristallerin, tütsülerin, davulların, seslerin kullanılması şehir hayatı içinde de mümkündür.

Gerçek Bir Şamanda Aranacak Özellikler

*Ruhun Enerjisinin kendi frekansı ile rezonansa girmesini sağlayabilme,

* Farklı bilinç hallerine geçtiğinde aldığı bilgileri faydada kullanabilme,

* Kişilerin titreşimleri üzerinde değişim sağlama erkini kullanabilme,

* Hiç bir maddeye düşkünlük göstermeden akıllıca kullanımını yönetebilme,

* Kişisel önemliliğini şamanik niyetlerin ardında bırakabilme,

* Kendi ruhsal fiziksel sağlığının tüm potansiyeline sahip olabilme,

* Egosunun, kızgınlık, öfke, kin, öç, düşkünlük, kibir, sevgisizlik, kıskançlık gibi negatif güçlerinin şamanik yetenekleri tarafından kullanılmasına engel olabilme, (bu negatif güçler şamanlar için de her daim savaşılması gereken insani unsurlardır, yenik düşmesi durumunda kara şamana dönüşürler)

* Şamanik yolculukları (alt dünya, üst dünya, orta dünya) yapabilme,

* Beş duyu dışında “Görme” yeteneğine sahip olabilme,

* Rüya bilinci bilgisine ve çoğunlukla yönetebilme erkine sahip olabilme,

* Doğadaki özel enerjiye sahip yerler ile bağlantı kurabilme,

* Elementler, yönler ve renklerin rehberliğini kullanabilme,

* Doğal unsurlarla, tabiat ve hayvanlar ile iletişim kurabilme, şamanik yeteneklerini çevreyi iyileştirmede kullanabilme,

* Kendi ritüel ve seremonileri yaratabilme ve bunları kolaylıkla uygulayabilme,

* Kelimelerin ve sözün büyülü gücünü etkin kullanabilme,

* Kişisel tarihininin önemselliğinden kurtulmuş olabilme,

* Ölümle ilgili deneyim tecrübesine sahip veya bu konuda en az bir ritüele girebilmiş ve temel ölüm korkusu ile rahatça oynayabilir olma,

* Geleneksel toplum yaşantısındaki sorumluluk alanında dengeli ve duyarlı olma.

Bu koşulların bir kısmı ya da tamamı, şaman olmayan kişilerde de mevcut olabilir. Kaldı ki, hepsi de insani ve doğa değerlerinin pozitif kullanımını hedeflemektedir, yararlıdırlar. Lakin şaman olup olmadığınızı objektif olarak anlamak istiyorsanız ya da kendinize şaman bir rehber arıyorsanız bu bilgileri göz önünde bulundurmanız önemlidir. Tüm bu özelliklerin, asgari koşullar olduğunu da eklemek yerinde olacaktır.

Kaynak:yuvayayolculuk

Bu konuyu yazdır

  Mısır’ın Tanrıları Ve Her Şeyi Gören Göz: Horus’un Gözü
Yazar: Archilles - 19-04-2018, Saat: 19:57 - Forum: ESKİ MISIR - Yorum Yok

“Ey insanoğlu; bu parşömende yazılı olanları iyi oku. Oku; burada var olmadığın günleri bulacaksın, eğer tanrıların bahşettiği bilgeliğe sahipsen. Oku çocuğum; çok uzaklardan sana henüz ulaşan geçmişin ve geleceğin sırlarını oku…”

Ani Papirüs’ünden bir metin

Antik Mısır uygarlığı hep ilgimi çekmiştir. Yaşayışları, giyimleri, firavunları, mimarileri, taht kavgaları, mumyaları, inançları…

3000 yıldan fazla bir süre boyunca tarih sahnesinde ayakta kalan bu uygarlık, İ.S 395’te Bizans’ın egemenliğine girmiştir. Ancak bu durum bile, bu uygarlığın izlerini tamamen yeryüzünden ve hafızalardan silememiştir. Mısır uygarlığı öyle bir uygarlıktı ki, günümüzde kullanılan çoğu tıbbi, mimari, matematiksel uygulamalar, terimler ve bilgiler o dönemde kullanılıyordu. Özellikle tıp alanında oldukça ileri olduklarını bize gösterdiler. Yapılan kazı çalışmalarında bulunan mumyalar, arkeologları şaşırttı. Çünkü bu mumyalarda birçok zor ameliyatın yapıldığı fark edildi. Özellikle beyin ameliyatları… Kafatasları öylesine kusursuz kesilmişti ki, bu günümüzde bile oldukça fazla bilgi ve el becerisi gerektiren bir durumdur. Ama onlar, bunu başarmışlardı. Günümüz doktorları, hastalarını ameliyat etmeden önce röntgen, MR, ultrason gibi cihazları kullanarak iç organlarını ve rahatsızlıkları görebilirken; onlar, mumyalama tekniği ve bu yaptıkları ameliyatlar ile bizlere iç organların yerlerini ve hastalıklarını ne kadar iyi bildiklerini göstermiş oluyor. Üstelik tüm bu teknolojik cihazlar yokken!

17lv9pr0lyli5jpg.jpg

Geçenlerde, bir belgesel programında bazı doktor, biyologlar ve arkeologlar kendini kadavra olarak bağışlayan birini, Antik Mısır’ın uygulamalarını takip ederek mumyalamaya çalıştılar. Fakat daha beş hayati organların çıkarılma işleminde bile, Mısırlılara nazaran cesedin vücudunda daha fazla kesik açtılar ve başarısız oldular. Bir süre sonra da ceset, Mısırlıların yaptığı mumyaların ilk 40 günlük çürüme süresine nazaran çok daha kısa bir sürede çürüdü. Peki, antik Mısırlılar bunu nasıl başarmıştı? Belki de bu sır, inandıkları tanrılarında gizliydi. Kim bilir, belki de inandıkları tanrıları onlara bu bilgileri vermişti.

Antik Mısır’da çok tanrılı bir inanç hâkimdi ve neredeyse inançlarındaki bütün mitler, bu tanrıların yaptıkları ya da yaşadıkları ile oluşturulmuştu. Bu tanrılar tıpkı insanlar gibi yiyiyor, içiyor, kızıyor, seviyor ve çocuk sahibi oluyordu. Ve her bir tanrı hayvan maskesi ve gezegenler ile temsil ediliyordu. Mesela çakal başı ile sembolize edilen tanrı Anubis, “ölülerin klavuzu”ydu aynı zamanda yargılacısıydı. Hatta mumyalamayı insanlığa hediye eden tanrı olarak da geçer. Ölümden sonra ruh (Mısırlılara göre KA, BA ya da ANKH) bir yolculuğa çıkar ve bu yolculuğun en son aşamasında ölünün kalbi doğruluk tüyü ile bir terazide tartılırdı. Eğer ölünün günahları fazla ise kalbi terazide ağır gelir ve bu sebeple timsah tanrısı Sobek, ölünün kalbini yerdi. Bu tartılma işlemini ise tanrı Anubis yapardı.

Diğer bir Mısır tanrısı olan Osiris´in ise erkek kardeşi Seth ile olan husumeti Yukarı-Aşağı Mısır ayrımının simgesidir. Seth ve Osiris, Ra’nın çocuklarıdır. Fakat İsis’in (hem Osiris’in eşi hem de bereket ve şifa tanrıçası) başka planları vardır. Bu plan ise Osiris’i kral yapmaktır. Planında başarılı olur ve RA gökyüzüne geri gönderilmeye ve tahttan inmeye zorlanıp, taht Osiris’e kalınca, Seth bunu hazmedemez ve o da bir plan yapar. Bu plana göre Seth, Osiris´i bir yemeğe çağırır ve onu uyuttuktan sonra bir sandığa koyup, üzerine de kurşun dökerek Nil´e atar ve ölmesine sebep olur. Bu sandığa koyup, nehre atılma olayını aynı şekilde Hz Musa’nın sepet içerisinde nehre atılmasında da görürüz. Hatta Seth ve Osiris’in kavgası da bize Âdem ile Havva’nın oğulları olan Habil ile Kabil’in kavgasını ve Kabil’in, Habil’i öldürmesini hatırlatır. Hâlbuki, Osiris ve Seth’in kavgasına uydurma ya da hikâye derken, Habil ile Kabil’in kavgası din kitaplarımızda geçer ve hiç sorgulamadan inanmayı tercih ederiz. Çoğu günümüz dinsel metinlerin, bu mitolojik anlatıların farklı versiyonları olduğunu da görürüz. Örneğin; Nuh tufanı Tevrat’tan, İncil’e oradan da Kuran’a geçmiştir. Hâlbuki Nuh tufanının temeli Sümer tabletlerine dayanır. Ve biz yine hikâye der; geçeriz.

Tekrardan dönelim Osiris’e. Osiris, öldüğünde kız kardeşi aynı zamanda eşi olan tanrıça İsis, ondan sperm alarak, kendini gebe bırakır(burada resmen bir çeşit tüp bebek yöntemi söz konusu)ve Horus’u babasız olarak doğurur. (bu da size, Hz İsa’nın Meryem’den babasız doğmasını hatırlatmış olmalı) Hatta Horus’un, Osiris’in yeniden doğmuş hali olduğuna inanılır.

Peki Horus kimdir?

“Beyaz, büyük, Doğu’nun göğünde yükseldiği zaman Tanrıların ibadetiyle mutlandıran Horus’un gözü sana övgüler.”

Horus, Antik Mısır’da genelde şahin başı ile sembolize edilen ve güneş ile ilişkilendirilen tanrıdır. Aslında Horus Grekçedeki ismidir, Mısır’da Hor ya da Haru olarak anılır. Kanatlı yıldız diski ile de tasvir edilmiştir ve bu disk ile zaman zaman göğe yükselir.

Firavunlar, yeryüzünde kendilerini Horus’un cisimleşmiş halleri olarak tanımlamışlar ve başlarında onun temsili olan şahin armasını bulundurmuşlardı. Buradan Horus’un, Mısır’ın baş tanrısı RA kadar önemli bir konumda olduğunu çıkarabiliriz. Horus’un şahin başı aslında bu kuşun keskin bakışlarının vermiş olduğu görüş yeteneğinin bu tanrıda da olduğundan çok, kişilerin hiçbir hareketinin onun gözünden kaçmayacağı anlamını verir bize. Bu sebeple Mısırlılar bu gözü “vicdanın gözü” ya da  “her şeyi gören göz” şeklinde tanımlamaktadırlar. 24 saat açık, kapanmayan ve gözetleyen bir göz olarak düşünmüşlerdir. Her şeyi gören göz deyince eminim çoğunuzun aklına Yüzüklerin Efendisi’ndeki Sauron’un gözü gelmiştir. Aynı zamanda Illuminati piramidinin üst kısımdaki göz sembolü de bu tanıma oldukça benzemektedir. Aslında her şeyi gören göz ve vicdanın gözü şeklindeki tasvirlerin Horus’un gözü ile ilişkilendirilmesi, onun adaletli ve vicdan sahibi bir tanrı olduğunu da bize gösterebilir. O kadar dikkatlidir ve iyi gözlemcidir ki onun gözünden hiçbir şey kaçmamaktadır.

Horus’un aynı zamanda babasının intikamını almak için Seth ile savaştığı, bu savaş sonrasında tek gözünü kaybettiği ve bu gözün ise diğer bir Mısır tanrısı olan Thoth tarafından ona geri verildiği rivayet edilir. Gözün geri verilmesi nasıl mümkün olabilir?  Tabi ki başarılı bir göz ameliyatı ile… Belki de Seth ile yaptığı savaştan sonra yaralanan gözü yerine mekanik bir göz yerleştirilmiş ya da ameliyat ile iyileştirilmiş olabilir.  Gözün altındaki uzunlamasına çizgi ise bu savaştan sonra Horus’a yapılan bir göz ameliyatının kesiğini simgeliyor hatta bu çizgi geçirdiği bu ameliyatın izini bile tasvir ediyor olabilir.

Antik Mısır’da Horus’un gözü, aynı zamanda şifa aracı olarak da kullanılmıştır.  Bunun sebebi ise, gözlerden çıkan enerjinin kuvvetli olmasındandır. Gözler, insan ruhunun dışa açılan pencereleridirler. Günümüzde bile “Allah nazardan ve kem gözlerden korusun.” diye boşuna denmemektedir. Hatta nazar boncuklarının bile esin kaynağı aslında Horus’un gözüdür. Nazar boncukları dikkati çektiği için ilk olarak ona bakılır ve böylece ilk andaki bakışın ilettiği enerjinin kırılması sağlanır.

Horus’un gözünün anlamı sadece bunlarla da kalmamaktadır. Horusun gözü 6 parçadan oluşmaktadır ve bu her parçanın özel bir anlamı vardır. Bu parçalardan 5 tanesi 5 duyu organın temsil eder. Sadece 1/8’lik bölge ise düşünceyi temsil etmektedir. 1/32’lik kısım insanın tanrıya ulaşmaktaki çileli yolu gösterirken, 1/64’lük kısım (gözyaşına benziyor) tanrını şefkatini simgeler. (alıntı)

Hayal gücü mü, gerçek mi?

Ben bu tanrıların hayvan başları şekilde ve tıpkı bizler gibi kıskanmaları, kavgaları, aşkları gibi konularla tasvir edilmesinin nedeninin, Mısırlıların hayal gücü olmadığını, bu tanrıların kendilerini bu şekilde göstermelerinden kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Yani kanlı canlı olarak onları gördüklerini düşünüyorum ki, bu düşünce sadece benim iddiam değil; neredeyse tüm dünyada bazı kesimler tarafından kabul gören bir iddiadır. Diyeceksiniz ki bir tanrı nasıl kendini gösterir? Cevap basit: Tanrı olmadıkları için… Bu konunun temeli Sümerlilere uzanır. Sümerliler bu tanrıları Annunakiler olarak adlandırmıştır. Tıpkı Mısır’da olduğu gibi onları, etten kemikten bir insan gibi tarif etmişler, zaman zaman onları görmüşler, sohbet etmişler hatta aşk ilişkileri bile yaşamışladır. (Bknz: Gılgamış)

Aynı şekilde bu tanrılar Yunan, Türk ve Hint mitolojisinde de geçmektedir. Sadece farklı şekil ve öykülerle. Bu durumu hala hayal gücü ile açıklamak kanımca mantıklı değildir. Zira bu kadar uygarlığın -ki bu uygarlıklar günümüz modern uygarlığın temelini atmışlardır- hayal güçleri olduğunu düşünmek, sadece kolaya kaçmaktır. Farklı coğrafyalardaki bu kadar insanın, bu tanrıları aynı şekilde tarif etmesi aslında aynı varlıkları gördüklerini gösterir bize.  Hatta kanlı canlı gördüklerini. Bu varlıklar ise tıpkı bize benzeyen ama bizden teknolojik anlamda ileri olan, insanlığın ataları yani; Annunakiler’dir.

Kimdir bu Annunakiler?

anunnakiler.jpg

Bu varlıkların ismini ilk olarak Zecharia Sitchin’in çalışmalarında duyduk. Sitchin’i bu araştırmaya iten sebep ise İncil’deki “nefilimler” yani devler olarak tanımlanan varlıklardı. Sitchin aslında bu varlıkların zannedildiği gibi devler değil, Sümerlilerin tanrıları olan Annunakiler olduğunu keşfetti ve yıllarca bu konu üzerinde araştırmalar yapıp, kitaplar yazdı. Annunaki teriminin Sümerce anlamı “gökten dünyaya gelenler”, “yukarıdan aşağı inenler”, “gökten inen elliler” vb… şeklindedir. Sümerlilere göre, bu insan benzeri uzaylı ırk, Güneş sistemimizde yer alan ve keşfedilmeyi bekleyen Nibiru adlı bir gezegenden, dünyamıza gelmişler; biz modern insanın tohumlarını atmışlar ve bizim tarım, zanaat, bilim, astroloji, matematik, geometri, mimari, mühendislik gibi daha birçok alanda gelişmemizi sağlamışlardır. Sümerliler bu yüzden yaptığımız her ne varsa onların lütfu ile yaptık,  demişlerdir. Ve onlarla yaşadıkları olaylar, ilahi metinlere hatta günümüz dinlerine bile girmiştir. İşte bu noktada yukarıda bahsettiğim Horus’un kanatlı bir disk ile temsil edilip; arada sırada göğe çıkmasının anlamlandığını görebiliriz. Buradaki kanatlı disk, aslında bir çeşit UFO’dur. Aslında Horus kanlı canlı bir Annunakidir; tanrı değil. Genelde insanlar, bu tarz varlıkları kabul etmek istemez ve uydurma olarak görür. Çünkü inançlarının sarsılacağını düşünür. Aslında burada inançla ilgili herhangi bir şey yoktur. Onlar da tıpkı bizim gibi tek bir Yaratıcıya inanmaktadır ve sadece bizden teknolojik anlamda ileri varlıklardır. Buradaki asıl dikkat etmediğimiz ve görmezden geldiğimiz konu ise bizim tarihimizdir. Ne demiş M. Kemal Atatürk; “Tarihini bilmeyen milletler, yok olmaya mahkûmdur.”

Yazımı bu konuda araştırmalar yapan, seminerler veren, kitaplar yazan ve bu konuda Türkiye’de tek isim olduğuna inandığım Göktürk Ramu’nun cümlesi ile bitirmek isterim. Annunakiler ile ilgili daha detaylı bilgiyi çıkan son kitabı “Annunakiler”de bulabilirsiniz.

“Kadim tanrılar” denen, Gök ve Yer tanrıları vardır. Onlar, destanların “eski tanrıları”dırlar, ve Sümer inanışına göre, göklerden Dünya’ya inmişlerdir. Bunlar, yerel ilâhlar değildir. Ulusal, daha doğrusu uluslararası tanrılardır. Bazıları, insanlardan bile önce, Dünya’da mevcuttur ve faaldir. Aslında, insanın varoluşunun ta kendisi, bu tanrıların kasıtlı yaratıcı girişiminin bir sonucudur. Bunlar güçlüdür, ölümlü becerilerin veya idrakin ötesinde yeteneklere sahiptirler. Yine de bu tanrılar sadece insana benzemekle kalmaz, hem onlar gibi yiyip içer hem de sevgi ve nefret, sadakat ve ihanet gibi her insani duyguyu da sergilerler.”


Yazar:Gülüm Erdinç

Kaynak:yuvayayolculuk.com

Bu konuyu yazdır

  Karanlık oda alegorisi: üçüncü göz ve aydınlanma
Yazar: Archilles - 19-04-2018, Saat: 19:51 - Forum: BİLGİ PAYLAŞIMI - Yorum Yok

Camera obscura, bir duvarında küçük bir delik olan karanlık oda anlamına gelir. Karanlık odaya küçük delikten giren ışık, delikli duvarın tam karşısındaki duvara, dışarıdaki manzaranın ters görüntüsünü yansıtır. Kamera makinelerine objektiften giren ışığın oluşturduğu görüntü de karanlık odadaki gibi terstir; fakat aynalar yardımıyla görüntü ters çevrilerek gerçek görüntü elde edilir. İnsan gözüne gelen görüntü de beyne ters düşer; fakat beyin optik merkezde görüntüyü ters çevirerek gerçek görüntüyü elde eder.

Karanlık oda, fotoğraf makinesi ve insan gözünün işleyişi, insanın dünyevi ve ruhsal yaşamını anlatır. İnsan dünyevi yaşamını karanlık odada yaşar. Evrenle bağını, karanlık odaya ışığın girmesini sağlayan tepe çakrasıyla kurar. Tepe çakrasından gelen evrensel ışık, dünyaya evrendeki görüntünün tersini yansıtır. Evrensel ışığın dünyadaki yansıması, evrendeki gerçeğin tersi görünümündedir. Üçüncü göz, bu yansımayı tersine çevirerek insanın evrensel gerçeği idrak etmesini sağlayan bir aynadır.

980x.jpg

Üçüncü göz, karanlığın içinde görünmeyeni görür. Görerek karanlığın içinde yoktan yaratır. Yaratımını, baktığı her yöne doğru genişletir. Yokluktan var ederken, yokluğa ayna tutarak olanı tersine çevirir, var eder.

Üçüncü göz, idraktır.

Üçüncü gözün aktive olması idrakla olur.

Olayların içinde olmasına rağmen olaylara tanık olabilen, olayları olduğu gibi görebilen insan, tanrısal bakış açısına, üçüncü bir göze sahiptir. İnsan tanrısal bakış açısına sahip olduğunda, görüneni, görünenin arkasındaki görünmeyeni, görünen ve görünmeyen arasındaki ilahi işleyişi idrak edebilir. Bu idrak, dünyadaki görüntüyü ve evrensel gerçeği bir bütün olarak görmeyi, yansımaya ayna tutarak gerçeği görmeyi sağlar.

Yansımanın evrensel gerçekliğin tersi olduğunu fark etmeyen insan, dünyevi yaşamında acı, korku, endişe, kavga, karmaşa, yokluk, düşmanca ilişkiler gibi yanılsamalara kapılır. Halbuki gerçekte evren sevgiden oluşur. Dünyevi yaşamın amacı bu yanılsamaları gerçek haline çevirebilmektir.

Karanlık odada yaşayan insan, evrensel ışığı fark ettiğinde, dünyadaki görüntünün aslında evrensel gerçeğin ters çevrilmiş bir yansıması olduğunu anladığında, üçüncü gözüyle yansımayı tersine çevirip evrensel gerçeği olduğu gibi görebildiğinde aydınlanır.
İnsan neyi görür, gözler ve gözetirse, onu var eder.

Kendine bakmak, kendini gözlemek demek, kim olduğunu görmek demektir, kendini var etmek demektir. Hayal görmek, sonsuzluğun içindeki bir gerçekliğin bütün olasılıkları arasından seçim yapıp hayali var etmek demektir. Var etmenin sırrı gözdedir.

Bu konuyu yazdır