Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için Kayıt olmalısınız.
|
Kimler Çevrimiçi |
Toplam: 1268 kullanıcı aktif » 0 Kayıtlı » 1268 Ziyaretçi
|
Son Aktiviteler |
Nereden Başlamalıyım?
Forum: BİLGİ PAYLAŞIMI
Son Yorum: desdinova
07-04-2025, Saat: 11:03
» Yorumlar: 0
» Okunma: 255
|
Ayahuasca çayi hakkinda b...
Forum: ŞAMANİZM
Son Yorum: Gümüşkurt
29-12-2024, Saat: 23:19
» Yorumlar: 0
» Okunma: 363
|
Sürekli Aynı Sayıyı Görüy...
Forum: MELEK MESAJLARI
Son Yorum: Stannis
03-10-2024, Saat: 18:13
» Yorumlar: 0
» Okunma: 793
|
Bize ait olmayan sahte an...
Forum: Zihin
Son Yorum: cinsiyetsiztirmavi
29-08-2024, Saat: 01:28
» Yorumlar: 0
» Okunma: 713
|
RUHLARIN YAZDIRDIĞI SÖYLE...
Forum: ENTERESAN BİLGİLER
Son Yorum: Shfz
20-08-2024, Saat: 01:26
» Yorumlar: 1
» Okunma: 62,566
|
Nuh’un Gemisi’nin Çözülem...
Forum: TARİH
Son Yorum: Emka
21-02-2024, Saat: 21:57
» Yorumlar: 3
» Okunma: 8,950
|
DEMON İSİMLERİ LİSTESİ VE...
Forum: DEMONLAR
Son Yorum: Debriyaj_Balatasi
15-02-2024, Saat: 02:30
» Yorumlar: 1
» Okunma: 26,171
|
Trabzon'da ki Majisyenler
Forum: TRABZON SPİRİTÜELLERİ
Son Yorum: koavemaji
02-02-2024, Saat: 14:11
» Yorumlar: 0
» Okunma: 1,335
|
11:11'in Manevi Önemi ve ...
Forum: EVRENSEL ENERJİLER
Son Yorum: zeynepbuhan
10-11-2023, Saat: 18:49
» Yorumlar: 1
» Okunma: 6,585
|
Sürekli Şiddetli Baş Ağrı...
Forum: BİLGİ PAYLAŞIMI
Son Yorum: Gümüşkurt
25-09-2023, Saat: 19:23
» Yorumlar: 0
» Okunma: 1,866
|
|
|
Yüzyıldır saklanan inanılmaz sırrı kimler biliyor? |
Yazar: Emka - 26-11-2016, Saat: 18:07 - Forum: Shambala (Şambala)
- Yorum Yok
|
 |
Tibet ve Kuzey Hindistan söylencelerinde Shambala adlı bir yerden bahsedilir. Efsaneler, Shambala'nın gizemli ve görkemli bir imparatorluk olduğunu söylüyorlar ve Shambala Himalaya'ların öte yanındadır. Eski yazılarda oraya gitmek için belli bir dağın çıkış noktasını bulmak gerekir. Oradan sonra geziye havadan devam edilebilir. Acaba Shambala bir iddiaya göre, dünyada değil de, uzak bir gezegende mi olabilir mi? Hindistan ve Tibet'deki eski yazıtlar, Shambala'yı antik çok eski bir krallık olarak tanımlıyorlar.
Bir çok söylence oradaki insanların olağanüstü şartlar altında yaşadıklarını da belirtiyor. Saklı krallığın varlığına dair ilk anlatıları Tibet Budizm'inin kutsal kitapları olan Kanjur ve Tandjur'da bulabiliriz. Aşağı yukarı 11. Yüzyıl‘da Shambala'dan söz eden en eski yazmalar Sanskritçe'den Tibet'ceye çevrildi. Bu tarihten sonra Tibetli ve Moğolistanlı bir çok rahip, ozan, yogi ve bilgin, bu esrarengiz imparatorluk hakkında çeşitli eserler yazdılar.

Geleneksel anlayışa göre Shambala, karlı dağlardan oluşan bir çemberin içindedir. İnanılmaz güzellikte olan Shambala, zenginliklerle doludur. Modern bir yer olan “Pırlanta Sarayı”nın başkent Kalapa'da olduğu iddia edilir ve Shambala Kralı hükümdarlığını burada sürdürür. Dikkat edin eski bir inançtan söz etmiyoruz, Shambala inancı günümüzde de geçerli ve çok yaygın. Örneğin modern derken şu kasdediliyor; aydınlatmanın ve oda ısılarının isteğe göre ayarlanması gibi. Eski yazıtlar yerlerde ve tavanlarda bulunan, isteğe göre ayarlanarak sıcaklık veya soğukluk dağıtan kristalllerden söz ediyorlar.
Sarayda iki şaşırtıcı şey daha vardır; “Tepe pencereleri” ve “Sihirli Ayna“. Tepe pencereleri başka dünyalardaki hayatları görme imkanını sağlarken, Sihirli Ayna ise Kral'ın uzaklarda olan olayları izleyebiliyor. Günümüzde Batı uygarlıklarıyla ilişki içinde bulunan bazı Lama'lar, Aynanın bir ekran gibi olduğunu ve Kral'ın dünya olaylarını kontrol etmesini sağladığını iddia ediyorlar. Saklı Krallığın çok daha şaşırtıcı özellikleri var; Örneğin eski yazılarda “Rüzgar gücünde olan taşdan atlar”dan ya da “Taştan uçaklar”dan da bahsediliyor.
Var olması bir yana, Shambala'nın uçan araçları mı vardır? Yaşıyan Lama'lardan bazıları “Taştan atlar”ın en ileri teknikle yapılan uçanaraçlar olduğunu iddia söylüyorlar. Bu günlerde Tibet manastırlarında taş sözcüğü uzun uzun tartışılıyor, acaba uçakların yakıtı mı kasdediliyor, yoksa aletlerin yapımında kulanılan malzeme mi? Eğer öyle ise hangi malzeme? Garip ama gerçek, Sözcüğün gerçek anlamda taş olduğuna artık kimse inanmamakta.
|
|
|
BAŞMELEK GABRİEL - Mesaj #1 |
Yazar: Emka - 25-11-2016, Saat: 07:13 - Forum: Gabriel (Cebrail)
- Yorum Yok
|
 |
Pek çoğunuz başkalarından saygı ve onay görmek için kendinizi olduğunuzdan farklı göstermeniz gerekiyormuş gibi hissediyorsunuz. Bu, insanların sizin gerçek özünüzle bağlantı kurmasını engellediğinden ötürü çok ayrılıkçı bir deneyim olabilir. Olduğunuzdan farklı biri olmaya çalıştığınızda başarılarınız bile boş hissettirecektir çünkü onlar sizin gerçekliğinize dayalı değildirler. Bu, kendi hayatınızda daha az mevcut ve daha az ilgili hissetmenizle sonuçlanacaktır.

Kendinizi kendi gerçekliğiniz ve kendi tanrısallığınızla ifade etmenizden daha güzel, daha ihtişamlı bir şey yoktur! Birlikte doğduğunuz eşsiz enerji ve tercihler, sizin dünyaya sevgi dolu katkınız olmak için vardır. Siz bunu kabul ettikçe ve ışığa, kendi ilahi mükemmelliğinize utanmadan adım attıkça en sonunda sizi kendi gerçekliğinizde kutlayan ve kucaklayan enerjilere izin veriyor olacaksınız. Orada kendinizi doğru zamanda/doğru yerde durumlarında bularak, kendinizle ve başkalarıyla gerçek ve derin bir bağlantı yaratarak daima yolunuzun tatlı noktasında olacaksınız. Ve doğrusunu söylemek gerekirse bu, Sevgililer, yolunuzun inanılmaz biçimde ilginç ve tatmin edici hale geleceği zamandır.
~ Başmelek Gabriel
|
|
|
Çift Yüzlü Adam Edward Modrake'in Şeytani Yapışık ikizi |
Yazar: Emka - 17-11-2016, Saat: 23:45 - Forum: EFSANELER
- Yorum Yok
|
 |
Tarihte yaşanmış belki de en ilginç yapışık ikiz vakasıdır Edward Mordrake. Fakat olayın ne olduğunun anlaşılamayacağı bir çağda yaşamıştır.
19.yy' da İngiltere'de yaşayan Mordrake, kimi kaynaklara göre bir soyludur. Kimi kaynaklar ise sıradan bir vatandaş olduğundan söz eder. Kaynaklar arasındaki ortak kısım ise 19.yy İngiltere' de yaşamış olmasıdır. Ama 19.yy başında mı, sonunda mı yaşadığına dair de bir bilgi bulunmuyor.
Yazının bu kısmına kadar her şey sıradan.
Edward Mordrake'yi farklı kılan şey ise onun ikinci yüzü. Kafasının tam arka kısmında bulunan bu yüzün normal bir yüzden pek bir farkı yok. Gözleri, burnu, ağzı, her şeyiyle tastamam.
Yetişkin olana kadar, pek bir şeyin farkında bile değil Mordrake. Bir süre sonra insanların kendisinden korkarak kaçtığını iyiden iyiye hissedince başlıyor acıları.
Toplumu, Edward'ı lanetli olarak görüyor. İnsanların kendisinden kaçışı onu nasıl etkiledi bilemiyoruz ama onu asıl etkileyenin bu olmadığını biliyoruz.
Çünkü ensesindeki yüzü, adeta bir şeytani ikiziydi onun. Gündüzleri hep asık suratlı ve suskundu ensesindeki yüzü. Ama hava kararınca bir yılan gibi tıslayarak konuşuyor ve Edward'ın ödünü koparıyordu.
Edward'ın ensesindeki şeytani yüz yemek yemez ve gündüzleri konuşmazmış. Buna karşın ağlayabiliyor ve gülebilirmiş. Gündüzleri konuşamayan bu ikinci yüzün, geceleri sürekli kendisine fısıldadığını ve ona korkunç şeyler anlattığını iddia ediyor Edward. Hatta bu yüzün en çok cehennemden bahsettiği de söylenir.
Edward Mordrake' nin bunca şikayetine rağmen hiçbir doktor bu yüze dokunup ameliyat etmeye cesaret edememiş.
Toplum tarafından lanetli görülen ve şeytani yüzün ona yaşattığı korkunç gecelere daha fazla dayanamayan Edward daha 23 yaşında iken kendini asarak yaşantısına son vermiş.
|
|
|
5 Dakikanızı Ayırıp Lütfen Okuyun |
Yazar: Emka - 17-11-2016, Saat: 17:50 - Forum: Beyin
- Yorum Yok
|
 |
Elektromanyetik Alan” konusunda doktora yapmış bir kişiyim.
Öncelikle dizüstü bilgisayarlarıni asla ve asla kucağınızda, dizinizin üstünde kullanmayın.
En çok manyetik alanı saç kurutma makinesi ve ütü yayar (bu aletleri kullanırken acele edin, işinizi çabuk bitirin.
“Yatak odalarında televizyon, bilgisayar ya da cep telefonu bulunması tahmin edemeyeceğiniz kadar zararlıdır. Havayı iyonize eden elektromanyetik alan yüzünden çoğu zaman bir koku ile algıladığımız ancak gözle göremediğimiz elektrik yüklü parçalar havada asılı kalırlar.
Saatlerce havalandırsanız bile tam olarak ortamdan süpürülmezler, her nefes aldığınızda ciğerlerinize bu parçaları çekiyorsunuz demektir.
Elinizin hemen altındaki klavye ve Mouse ise her hareketinizde elektrik sinyalleri gönderir. Mutlaka kablolu mouse kullanınız. . Aynı şekilde uzun süreli klavye ve mouse kullanımı maalesef bilekleri ve eli deforme etmektedir. “RSI (Repetitive Strain Injury)” denen sürekli aynı bedensel hareketlerin tekrarıyla oluşan eklem rahatsızlıkları ve “Carpal Tunnel Sendorumu (tekrar eden hareket sendromu )” ciddi sonuçları olan ve ameliyat gerektirebilen hasarlar verirler.
Lazer baskı yapan yazıcılar, çalışmaları sırasında ozon gazı üretirler.
Uzmanlar kanser ve bağışıklık sistemi hastalıklarının, manyetik alanın zayıflattığı bünyelerde oluştuğunu söylüyorlar.
Mesela çoğumuzun kullandığı Bluetooth kablosuz bağlantısı için HP firmasının resmi kitapçığı “lütfen sağlığınız için bir metreden kısa mesafede Bluetooth kullanmayın” diyor.
Eğer bütçeniz yetiyorsa LCD dediğimiz ince ekranlardan alın. Bunun radyasyon seviyesi daha düşüktür.
Bilgisayar kasanızı bedeninizden uzak tutun. Kabloları mümkün olduğunca uzun tutarak çevrenizdeki boş alanı uzatın, Bilgisayar masanızı metal aksamdan değil, ahşap ve elektrik yükü tutmayacak şekilde oluşturun.
Bilgisayarınızın bağlı olduğu prizi mutlaka topraklı yaptırın.
Günde bir kaç saatten fazla keyif, oyun ve web gibi zorunlu olmayan aktiviteler için bilgisayar karşısında zaman harcamayın.
Son olarak, bilinen tüm elektronik cihazlarda elektromanyetik alanı yakalama becerileri yüzünden özellikle ametist kristalleri kullanmanızı ve bilgisayarınızın yakınına koymanızı önereceğim.
Bu ametist kristalleri belli aralıklarla deniz suyuyla topraklandıklarında elektrik yükleri sıfırlanarak gereken koruma alanını sağlamaya devam ederler.”
Sevgili okurlar, ben şahsen Balıkesir Dursunbey Güğü Köyü’nde çalışırken, köyde ametist madeni olması nedeniyle, bol miktarda ametist kristali edinmiştim.
VE EN ÖNEMLİ KONU: . . . Eğer acil servis doktoru falan değilseniz, cep telefonunuz uyuyacağınız odada asla açık olarak kalmamalı. Gece siz uyurken Yatak Odanızdan en az 10 metre uzakta olmalıdır!!!!
Yapılan araştırmalara göre 20 dakika boyunca cep telefonu ile kesintisiz konuşanların, bir sağlık kuruluşunda beyin kontrolünden geçmesi gerekiyor. Nitekim telefon ile konuşurken sınırı aştığınızda hep başınız ağrır.. Unutmayınki , konuşurken de telefonun patlama gibi bir tehlikesi vardır . . . Mutlaka KULAKLIK KULLANIN ! ! !
Telsiz telefonlarda da benzer tehlikeler mevcut, ev telefonunuz telsizse değiştirin, kablolu alın.
Çamaşır ve bulaşık makineleri çalışırken yanında durmayın ( mesela bulaşık makinesini çalıştırıp yanındaki masada keyif çayı içmeyin veya masa keyfi yapmayın ), çünkü çok manyetik alan yayarlar. Özellikle çamaşır makinesinin, çamaşırları döndürme aşamasında hemen uzaklaşın.
Son olarak; kullanmadığınız aletleri fişten çekin. Yapılan araştırmaya göre, “stand by” da yani bekleme modunda kalan aletler, gene elektrik tuketıyorlar. Ve ABD’de bekleme modunda tüketilen elektiriğe ” vampir elektirik” deniliyor. Bu da gösteriyor ki elektronik aletler fişten çekilmediği, en azından güç düğmesinden kapanmadığı sürece bizim için tehlike yaymaya devam ediyor.
Tüm bu aletlerin neden olduğu masraf ve küresel ısınma yetmiyormuş gibi, bizi de tüketiyorlar yavaş yavaş.
(Dç Doktor Ayşegül yıldız)
|
|
|
EKVADOR'DAKİ GİZEMLİ HEYKELLER |
Yazar: Emka - 15-11-2016, Saat: 13:01 - Forum: ENTERESAN BİLGİLER
- Yorum Yok
|
 |
EKVADOR'DAKİ GİZEMLİ HEYKELLER:
Ekvador’da bulunan antik bir eser, Gözlü Piramit olarak adlandırılır. Göz, bir kakma işçiliğidir. Taş, gri ve beyaz renkte olup üzerinde 13 adet basamak bulunur. Nesne, 1 Amerikan Dolarının üzerindeki Parlayan Gözlü Piramide tıpatıp benzer. Eğer piramit koyu ışık altına konulursa, göz çok kuvvetli şekilde parlar. Bu piramidin altında, küçük altın plakalardan yapılmış noktalar halinde Orion takımyıldızının dizilişini gösteren bir işleme ve bir de bilinmeyen bir yazı vardır. Alman Dilbilim Derneği’nin başkanlığını yapan ve kırktan fazla dilde kusursuz olan Profesör Schildmann yazıyı, en eski yazıdan daha eski olduğu için Ön-Sanskritçe diye adlandırmıştır. Bu dört harfin çevirisi şöyledir; "Yaratıcının oğlu geliyor”.
Aynı yazı değişik ülkelerde, örneğin Ekvador’da, Kolombiya’da, İllinois’de (Birleşik Devletler), Fransa Glozel’da, Akdeniz’in Malta Adası’nda, Türkmenistan’da, Avustralya’da, İtalya’nın Güney Calabria’sında daha önceleri de görülmüştür. Bu da şu anlama gelir, bu yazı bir zamanlar tüm dünyada mevcuttu ve Sanskritlerden daha eski bir zamanda, 6.000 yıldan daha öncesinde kurulmuş küresel bir uygarlık olmalıdır.
Bu bölgede bulunan kobra heykeli de ilginçtir. Güney Amerika’da kobra asla var olmamıştır; ancak bu heykel de aynı yerde bulunmuştur. Kobra kafasının bir tarafında, 33 tane çizgi bulunmaktadır ve 33 sayısı, çok uzun zamandan beri mistik anlayışta önemli bir sayıdır.
|
|
|
Kaçırılma - Dosyası TRAVIS WALTON |
Yazar: Spiritüeller - 07-11-2016, Saat: 16:16 - Forum: Kaçırılma Olayları
- Yorum Yok
|
 |
Uzaylılar tarafından kaçırılma hikayelerini çevreleyen şüpheleri ve tartışmaları Travis Walton olayı kadar açık bir biçimde ortaya koyan çok az örnek vardır. Arizona’da Sitgraves Ulusal Ormanı’nın düzenleme çalışmalarını yürüten yedi işçiden biri olan Walton, 5 Kasım 1975 günü saat akşam 6.00 civarında, diğer işçilerle birlikte, grubun ustabaşısı Mike Rogers’a ait kamyonetle eve dönmek üzere yola çıkmıştı. Kısa bir süre sonra, yoldaki ağaçların arasında esrarengiz bir parlaklık farkettiler ve ardından da yakındaki bir açıklıkta disk biçiminde bir UFO’nun havada durduğunu gördüler. Ani bir frenle duran kamyonetin içindekiler gördükleri karşısında şaşkınlıkla donakalırken, Walton birdenbire kamyonetten aşağı atladı ve cisme doğru koşmaya başladı.
Walton’un bu hareketi üzerine dönmeye ve elektronik sesler çıkarmaya başlayan UFO’nun gönderdiği bir ışık demeti Walton’un kendinden geçmiş bir şekilde yere yıkılmasına sebep oldu.. Olanlar üzerine şok geçiren kamyonettekiler panik halinde hızla oradan uzaklaştılar. İlk şoku atlattıktan sonra olay yerine geri dönen işçilerin görebildiği sadece gökyüzüne doğru yükselen parlak bir ışık oldu; Walton’dan eser yoktu! Arkadaşları şerife giderek Walton’un gördükleri bir UFO gözleminden sonra kaybolduğunu bildirdiler fakat Walton’un kayboluşunu izleyen iki gün süresince yüzlerce görevlinin ve helikopterle yapılan detaylı araştırma hiçbir sonuç vermedi. Şerif ve resmi yetkililer bunun üzerine Walton'nun arkadaşlarının onu öldürdüklerini ve UFO yalanını bunu örtbas etmek için uydurduklarını düşünmeye başladılar.. Fakat Walton'nun 6 arkadaşıda yapılan yalan makinesi testinden başarıyla geçtiklerinde herkes onlara inanmaya başladı çünkü, yalan makinesini bir kişinin bile kandırması milyonda bir ihtimalken 6 'sının birden kandırması imkansızdı!
Travis 5 Gün Neredeydi?11 Kasım günü, yani Walton’un esrarengiz bir biçimde kayboluşundan 5 gün sonra, Walton telefonla kızkardeşini aradı ve kaybolduğu yerden 12 mil uzaklıkta bir kasabada olduğunu söyleyerek gelip onu almalarını istedi. Walton’u bulduklarında bir telefon klubesinin içinde, yerdeydi ve kafası son derece karışıktı. Yeterince kendine geldiğinde ise başına gelenleri anlatmaya başladı. Walton, ışık demetinin kendine çarpmasıyla bir baygınlık geçirmiş ve uyandığında kendini sıcak, nemli, alçak tavanlı bir odada bulmuştu. Gözlerini açtığında üç tane uzaylı ona bakmaktaydı. Boyları 1.50 cm’den daha kısaydı; saçsız ve büyük başları vardı ve tebeşir beyazı, yarısaydam bir tene sahiptiler. Kulakları, burunları ve ağızları çok ufaktı. Bu esnada Walton’la uzaylılar arasında hiçbir iletişim olmadı. Walton, kaçmanın bir yolunu aramaktaydı, bir uzaylıya vurdu, en sonunda da üzerlerine doğru atlayacak gibi bir hareket yaparak uzaylıların odayı aceleyle terk etmelerini sağladı.
Aracın çevresinde yürüyen Walton’un karşısına alışılmadık bir sandalye çıktı. Bu sandalyenin kollarında birer ekran vardı. Sandalyeye yaklaştıkça oda karardı; yarısaydam duvarlardan karanlık uzay görülüyordu. Walton sandalyenin koluyla oynamaya başlayınca araç sağa sola hareket etmeye başladı, bunun üzerine insan benzeri bir varlık onu durdurarak dışarı çıkardı. Bu, yaklaşık 1.80 boylarında, kaslı biriydi; üzerinde parlak mavi, dar bir takım, başında ise yarısaydam bir kask vardı.
Bu insan benzeri yaratık Walton’u aracın çevresinde bir tura çıkardı; Walton’un sorularına sadece gülümseyerek cevap veriyordu. Hangara benzeyen geniş bir alana geldiler; burada Walton’un geldiği araca benzeyen fakat daha ufak araçlar park etmişti. Hangarın yanındaki bir odaya girdiler. Burada iki erkek, bir kadın durmaktaydı, ilk adamla aynı şekilde giyinmişlerdi ama kaskları yoktu.
Odaya giren Walton bir masaya yatırıldı. Kadın elinde oksijen maskesine benzer bir cisimle Walton’a doğru geldi; Walton tekrar kendinden geçmişti. Uyandığında Arizona’nın Heber kasabasının batısında, bir kaldırımda yatıyor ve sessizce yükselerek giden UFO’ya bakıyordu. Walton yeniden ortaya çıktığında, kayboluşunun üzerinden beş gün geçmişti. Walton’un başından geçen olay büyük tartışmalara yol açmıştı, fakat onunla görüşen ve olayı inceleyen psikyatristler ve onu yalan makinesinden geçiren poligraf uzmanları Walton’un doğruyu söylediğini savunuyorlardı. Walton’ı muayene eden üç psikyatristten biri olan Dr. Rosenbaum şu açıklamayı yaptı:
“Sonuç olarak bizim düşüncemiz bu genç adamın kesinlikle yalan söylemediği ve olayda herhangi bir aldatmacanın bulunmadığı yolundadır.”
Walton, araçta neler yaşadığını tam olarak hatırladığını söylüyor ve anlattıklarının gerçek olduğunda ısrar ediyordu. Walton, 1978 yılında yayınlanan kaçırılma deneyimini anlattığı kitabı ve daha sonra filmi çevrilen Fire in the Sky (Gökteki Ateş)’de şöyle demektedir: “Benim tek istediğim, kanıtların tarafsız olarak değerlendirilmesi. Bunu yapmayan bir kişinin olayla ilgili bir yargıya varma hakkı yoktur.”UFO araştırmacılarına göre Walton’ın yaşadığı deneyimdeki en ilgi çekici yan, insan-benzeri uzaylılarla diğer tuhaf görünüşlü uzaylılar arasında bir bağlantı olup olmadığı konusuydu. 1978 yılında yaptığı bir röportajda Walton bu soruya şöyle cevap vermiştir:
“Kaçırılmamda uzaylılar ve insana benzeyen varlıklar işbirliği yapmış olabilirler. Aslına bakarsanız, uzaydaki tüm zeki yaşam formları arasında bir etkileşim ve işbirliği olabilir…”
Alıntıdır.
|
|
|
Kaçırılma Dosyası - PROFESÖR SALTER VE OĞLU |
Yazar: Spiritüeller - 07-11-2016, Saat: 16:10 - Forum: Kaçırılma Olayları
- Yorum Yok
|
 |
Uzaylılar tarafından kaçırılma olaylarında, pek çok kez, yaşayanın unutmak isteyeceği, korkutucu deneyimler yaşanmıştır. Bununla beraber bazı olaylardaki yöntem denemeye değer niteliktedir. Tıpkı, Kuzey Dakota Üniversitesi’nden Prof. John Salter ve oğlu John Jr.’ ın başından geçen gibi.
Baba oğul, Güney eyaletler için konuşma turu programlamışlardı. Mart 1988’de Prof. Salter, oğluyla birlikte arabasını, ilk randevusu için 61. Karayolu istikametine doğru sürüyordu. Bilmedikleri bir nedenden dolayı, arabalarını programladıkları yolun dışında başka bir yöne doğru sürmeye başlayan baba oğul, bir anda kendilerini tam tersi istikamette giderken buldular. Ardında da o gece dinlenip ertesi gün devam etmeye karar verdiler.
İki adam daha sonra, bir gece önceki programladıkları istikametten gitmemelerinin nedeni hakkında konuşmaya başladıkları sırada gümüş renkli bir UFO görerek şoka uğradılar. İlerledikleri yolun üzerinde aniden belirmiş olan bu UFO’ya karşı ikisi de her nedense bir yakınlık hissetmişlerdi. Bu sırada birden hafızalarında geçen gece yaşadıkları canlanmaya başladı.
Baba oğul, birbirlerine bakarak o anda dikkatlerini çeken cismin dün arabalarını durduran şey olduğunu hatırladılar. Dün ikisi de, araçlarına doğru gelen bir grup varlık tarafından dışarı çıkarılmışlardı. Prof. John, arkadan gelen uzun boylu yarı insan yarı yaratık olan varlığı görmeden önce, öndeki kısa boylu kişileri ilkin çocuk sanmıştı. İki adam bir yandan başlarına kötü bir şey geleceğinden ötürü kaygılanırken, bir yandan da adlandıramadığı bir hisle koruma altında olduklarını hissetmişlerdi. Prof John, UFO’ya doğru ilerledikleri sırada tökezlemiş ve az kalsın düşeceği sırada, garip bir enerji tarafından düşüp kendini incitmesi engellenmişti...
John ve oğlu, dönemeçli duvarların bulunduğu bir odada, dişçilerin kullandıkları türden, arkaya yaslanılarak uzanılan bir sandalyede hareket edemeyecek bir şeklide yatırılmışlardı. John’un burun deliğine, acı vermeyen bir şey sokulmuştu. Diğer iğne şeklindeki aletlerden biri boynuna bir diğeri de göğsünün üstüne sokulmuştu. John’un bu bölgelerin insanın gelişimi, metabolizması ve bağışıklığıyla ilgili 3 önemli tıbbi bölüm olduğunu bilecek kadar tıp bilgisi vardı.
Bu test tamamlandıktan sonra, John garip bir şekilde bu yabancılara bağlandığını hissetmişti. Ayrıca onlardan, tekrar karşılaşacaklarına dair bir mesaj aldığını da hissediyordu. Bu garip durum, John ve oğlu eve döndükten sonra daha da acayip bir hal almaya başladı. John, sağlığında genel olarak bir iyileşme olduğunu hissediyordu. Tırnakları ve saçları eskisinden daha kalındı ve daha çabuk uzuyordu ve alnındaki yara izi belirsizleşmeye başlamıştı. Bununla birlikte sigarayı bırakma savaşı veren oğul John, şimdi sigarayı düşünme gereği dahi duymuyordu. Her iki Salter için de kaçırılma iyi neticeyle sonuçlanmıştı. Saygı değer biri olarak görülen John Salter ve oğlunun başından geçenler 1988 yılında “Bilinmeyenden Gelen Ziyaretçiler” olarak filme de uyarlanmıştır.
Alıntı...
|
|
|
Evren Uzaylı Tasarımı Bir Bilgisayar Simülasyonu mu? |
Yazar: Spiritüeller - 07-11-2016, Saat: 15:34 - Forum: EVREN VE BİLİM
- Yorum Yok
|
 |
İngiliz filozof Nick Bostrom, çevremizde algıladığımız gerçekliğin son derece gelişmiş bir bilgisayar programının ürünü olduğuna inandığını söylüyor. Matrix filminden fırlamış bu fikrine şaşırtıcı bir şekilde ona NASA'nın da katıldığını anlatıyor.
Dr.Bostrom önerdiği bir yazısında insan yarışını "Dijital Hapis" olarak adlandırarak yabancı yaşam formlarının evrimleşme yarışında insanları tutsak aldığın savunuyor.
Dr.Bostrom'a göre bu yaşam formları yada süper insanlar sanal gerçekliği kullanarak uzay ve zamanı simule ediyor.
NASA bilim adamı Rich Terrile, NASA'nın Jet Propulsion Laboratory'ında evrimsel hesaplama ve otomatik tasarım merkezinde müdür ve kendisi Dr.Bostrom'un birşey üstünde çalıştığını düşünüyor ve ekliyor: " Şu anda en hızlı NASA süper bilgisayarları insan beyninin yaklaşık iki katı hızda ve eğer basit olarak Moore's kanunu kullanarak hesap yaparsak (kabaca bilgisayarların her iki yılda bir gücünü iki katına çıkardığı iddiasıyla) bu tür bir süper bilgisayarın 80 yıllık bir insan ömrünü hesaplamak için yeterli olabileceğini bulacaksınız." diyor.
"Kuantum Mekaniğine göre parçacıklar gözlemlenmediği sürece kesin bir durumu yoktur". Çoğu teorisyen de bunu nasıl açıklayacaklarını düşünüyor. Bu açıklamalardan bir tanesi de bizim bir simulasyon içerisinde yaşıyor olduğumuz yönündedir. Görmeye ihtiyacımız olduğu zaman onu görmeye çalışıyoruz...
Parçacık fiziğinin Standart modeli bizlere atomik madde için 17 temel parçacığın olması gerektiğini söylüyor. İlk defa 1960'larda bilim adamları tarafından teorize edilmiş Higgs bozonu, bu 17 temel parçacıklar arasında yer almaktadır. 2012 Yazında, CERN'deki bilim adamları, yakalanması zor olan "Tanrı parçacığının" olduğuna inanmaktadırlar...
Evrenin gittikçe artan bir hızla genişlediği gerçeği de dahil olmak üzere standart model olarak parçacık fiziği henüz evrenin şaşırtıcı özelliklerini tam olarak açıklaması mümkün değildir. Karanlık maddenin, görülebilir maddeyi birbirine bağlayan bir web benzeri madde olduğuna inanılmaktadır. Ayrıca Standart Model henüz yer çekimi kuvveti için tam bir açıklamaya sahip değildir. Karanlık maddenin henüz kanıtlanmamış varlığı, sanal evren modellemesi ile açıklanabilir olduğu düşüncesini ileri sürüyorlar. Ama herkes matrix açıklamasına ikna olmuş gözükmüyor...
Oxford Üniversitesi'nde felsefe ve bilgisayar bilimleri öğreten Profesör Peter Millican, sanal gerçeklik açıklamasının kusurlu olduğunu düşünüyor. Teori, "Süper Zihinler" varsayımı temel almış gibi görünüyor diyor. Eğer onlar bu dünyanın bir simülasyon olduğunu söylüyorlarsa simülasyon dışında, olanların neden süper zihinler olduğunu düşünüyorlar? Düşüncelerin ve yöntemlerin aynı sınırları olacaktır...
Bilim insanları evren modellerini açıklamak için fantastik düşünceler oluşturmaya devam ede dursun sonun da her şeyi oluşturan bir enerjinin varlığını kimse inkar edemiyor...
Konu hakkında siz ne düşünüyorsunuz?
|
|
|
BİYOMANYETİK ENERJİ ALANIMIZ |
Yazar: Emka - 06-11-2016, Saat: 23:02 - Forum: BİLGİ PAYLAŞIMI
- Yorum Yok
|
 |
BİYOMANYETİK ENERJİ ALANIMIZ:
İçinden elektrik geçen her nesnenin etrafında manyetik bir alan oluştuğu gibi insan bedeninde de sinir hücreleri tarafından iletilen elektrik, beden etrafında biyo manyetik bir enerji alanı oluşturur. Buna aura denir ve yaydığımız frekansa göre bu enerji alanı az ya da çok etkili olabilir. Bunu saptayan elektronik aletler olduğu gibi 5 duyu dışındaki algılamaları gelişmiş kişilerce de hissedilebilir ya da görülebilir.
Auralarımızdan yayılan etkiler temas ile ya da yakın mesafede bulunmak ile çevreye bulaşır ya da çevredekiler bize bulaşır. Nazar da bu etkilerden biridir. Ayrıca selamlaşma, tokalaşma, kucaklayıp öpüşmenin de temelinde, bu taşınan etkilerin alınıp verilmesi vardır. İnsanlarla az temas etmek, az konuşmak bu enerjinin bedende depolanmasını ve istenildiği anda güçlü olarak kullanılmasını sağladığı gibi, fazlası da çoğu zaman farkettirmeden psikolojik bir sıkıntıya sebep olur. Örneğin dengeli depo edilmiş bu enerji ile bir söylevde bulunduğumuzda konuşma etkili olacaktır.
Bu enerji kullandığımız eşyalara özellikle metallere daha kolay geçer ve Anadolu'da bıçak, makas el değiştirildiğinde üzerine tükürür gibi ağızdan nefes üflemenin sebebi de bu taşınmış enerjinin etkisini azaltmak içindir. Ya da hediye verildiğinde genelde içten duygularla verildiğinden karşıdaki kişide yarattığı memnuniyetin sebebi de budur. Bilirsiniz, tv yanındaki cep telefonunun sesinin ya da tv nin görüntülerinin parazitlendiğini... Aynı şekilde dinlerde geçen; namaz kılanın önünden insan geçmemesi kuralının altında yatan da bu enerji karışıklığına sebep olmaması gerçeği vardır.
|
|
|
Neden Gıdıklanırız ? |
Yazar: Spiritüeller - 06-11-2016, Saat: 22:16 - Forum: SAĞLIK
- Yorum Yok
|
 |
Dokunma, aşırı kuvvetli bir şeydir. Aşıklar ve arkadaşlar arasındaki güven verici sarılmalar, sıkmalar ve kucaklamalar güçlü fiziksel ve duygusal tepkiler üretir. Coşku, rahatlama, keyif, arzu; hepsi bir kişinin elini tutmak gibi basit bir şeyden gelir. Hafif bir öpücük fiziksel uyarım yaratabilir. Ama başka şartlarda bir dokunuş tehditkar ve korkutucu olabilir. Bir yabancının istenmeyen dokunuşu uygunsuz biçimde dokunulan insanda istismar hissi ve öfkeye yol açabilir.
İnsanlar dokunmaya hem fiziksel hem de duygusal olarak açıkça tepki verirler. Ama vücutlarımızdaki bazı bölgeler diğer bölgelerden daha hassastır. Başka birinin parmağının uyluğunuzun tepesine, dizinizin birkaç santim üstüne hafifçe dokunduğunu düşünün. Pek bir tepki yok, değil mi? Ama aynı parmağın yavaşça göğüs kafesine, koltukaltınızla buluştuğu yerin hemen üstüne kaydığını düşünün. Muhtemelen bu hassas bölgeyi hayali parmağın gıdıklamasından korumak için kollarınızı yanlarınızda birleştirdiniz. Yüzünüzde gülümseme var mı? Kıkırdıyor musunuz?
Öyleyse çok şaşırmayın. Gıdıklanma ve gülme (veya muhtemelen gıdıklanmayı düşününce gülümseme) et ve tırnak gibi bir aradadır. Doğru şartlarda ve belli bölgelerde gıdıklandığımızda gülmekten kendimizi alamayız. Gülme, gıdıklanmaya istemsiz bir tepkidir.
Gülme ve gıdıklanma arasındaki bağlantıyı doğal karşılamak kolaydır ama doğrusu, bu tepki tuhaf bir tepkidir. Bu bir soru işareti oluşturur: Gıdıklanmaya kahkaha tepkisinin temeli nedir? İlk olarak gıdıklanmanın fizyolojisine bakalım.
Gıdıklanmanın Fizyolojisi
Cildinizin altında, beyne her türlü dokunuş ve sıcak-soğuk gibi şeylere maruzatı bildiren milyonlarca küçük sinir ucu bulunur. Bu his sayesinde, elimiz sıcak ocağa değdirdiğinizde çekerek yanmaktan koruruz ya da dışarısı buz gibi soğukken bir palto veya bir kıyafet daha giymemiz gerektiğini biliriz.
Bu sinir uçları hafifçe uyarıldıklarında, örneğin başka birinin parmakları veya bir tüy değdiğinde, sinir sisteminizden beyninize mesaj gönderirler, beyinse mesajı analiz eder. Gıdıklanma hissiyle sonuçlanan hafif bir dokunuş etkisi, beynin iki bölgesinin analizinin sonucudur. Somatosensori korteks dokunuşun analiz edilmesinden, örneğin onunla ilgili baskıdan sorumludur. Cildin duyusal alıcıları da hoş duygukarı yöneten ön singülat korteksten geçer. Bu ikisi birlikte gıdıklanma hissini yaratırlar. Bu hissiyat görünüşte hafif bir dokunuştan kaynaklanır:
Aşırı gıdıklanan herkesin doğrulayabileceği üzere, aşırı baskı gıdıklanın hoş olmaktan çıkıp ağrılı hale gelmesine neden olabilir.
Bu iki bölgenin gıdıklanmayla ilgili olduğunu işlevsel MRI kullanım çalışmaları yoluyla biliyoruz. Bu teknoloji, kendimizi neden gıdıklayamadığımızı da ortaya çıkardı: Beynin arkasında yer alan ve hareketi yönetmekten sorumlu olan beyincik kendi kendine gıdıklamayı tahmin edebilir ve beynin geri kalanına bunun yaklaştığını haber verebilir. Sonuç olarak, duyumun yoğunluğu kısılır.
Beyin bunu neden yapar? Bunun, beynin önemli konulara yoğunlaşmak için gereksiz bilgiyi filtrelediği süreç olan duyusal zayıflatmayla ilişkisi olabilir. Kendi parmaklarınızdan tahmin edilebilir bir dokunuş zihninizin dikkatine değer görünmez, o yüzden beyniniz bilgiyi bilincinize girme şansı elde edemeden önce eler.
Kendinizi gıdıklayamayacağınız gerçeği, gıdıklanmanın sosyalleşmenin bir ürünü olduğu fikrini destekler. Mutluluk biliminin gıdıklanmanın sosyal yönleri hakkında neler bulduğunu sonraki sayfada öğrenebilirsiniz.
Gıdıklanmanın Sosyal Yönleri
Bir yüzyıldan fazla süredir insanlar mizah yeteneği ve gıdıklanmanın ayrılmaz biçimde birbirine geçtiğine inandı. Ne de olsa, gıdıklanma espri yeteneğini geliştirmeseydi neden gülerdik? Biyolog Charkes Darwin ve fizyolog Ewald Hecker, mizah yeteneği ve gıdıklanmanın alakalı olduğunu çünkü etkili olmaları için kısmen iyi bir ruh hali gerektirdiğini varsaydılar (Darwin-Hecker hipotezi). Ama sonradan ortaya çıktığına göre mizah yeteneği ve gıdıklanma ilişkili değildir.
Darwin-Hecker hipotezini test etmek isteyen çalışmalar tutarlı biçimde gösterdi ki stand-up komedi klipleri gibi mizah yeteneğini geliştiren tekniklerin kişiyi gıdıklanmaya daha fazla ya da az yatkın hale getirmediğini gösterdi. Gıdıklama sırasında gülmemiz onu komik bulduğumuzdan değildir. Peki o zaman neden güleriz?
Evrimci biyologlar ve sinir bilimciler (bir noktaya kadar) gıdıklandığımızda neden güldüğümüzü açıkladılar. Basitçe ifade edilirse, bir saldırgana boyun eğişimizi gösteriyoruz. İnsan vücudunun en gıdıklanan yerleri, genelde yaralanmaya en yatkın olan yerleridir. İnsanlar sosyal gruplarda yaşamaya evrimleştiler ve bu grupların bir işlevi bilgiyi bir nesilden diğerine aktarmaktır. Gıdıklanma yoluyla, bir kişi bir başkasına kendini saldırıdan korumayı öğretir.
Hayali parmak koltukaltınıza geldiğinde ne yaptığınızı gözünüzde canlandırın. Kollarınız bir savunma mekanizmasını olarak yanlarınızda kapandı. Bir kişi gıdıklandığında gıdıklayan kişiyi uzaklaştırmaya ve kaçma çabasıyla kıvranmaya da çabalayacaktır. İstemsiz gülme tepkisine neden olan gıdıklanma saldırısı, iki tarafın da çatışmayı fazla ciddiye almamasıyla tehlikesiz bir hal alır.
Sonraki sayfada, vücudunuzdaki en gıdıklanan bölgelerin bazılarını bulabilirsiniz.
Gıdıklanan Bölgeler
Darwin hipotezinde tamamen yanılmış değildi ama gıdıklanmanın mizah yeteneğiyle ilişkili olması hakkındaki kısımda yanlış tahmin yaptı. Ayrıca, genelde başkaları tarafından dokunulmadığımız yerlerden gıdıklandığımızı öne sürdü. Çeşitli derecelere kadar yaygın biçimde gıdıklanma refleksi üreten bölgelerden insanlar gıdıklanabilir de gıdıklanmayabilir de. Başkalarıysa çoğu insanın gıdıklanmadığı yerlerden gıdıklanabilir.
Ayak tabanları ve koltukaltları vücuttaki en yaygın gıdıklanan bölgelerdir. Ama ayakların gıdıklanabilirliği Darwin’in teorisine uyuyor çünkü atak tabanları biz ayaktayken veya yürürken vücudun geri kalanından baskıyı dağıtmaya alışmıştır. Başka birinin ayak tabanını avuç içinizi sürttüğünüzde muhtemelen pek tepki alamazsınız. Dahası, ayak tabanlarında cildin yüzeyine yakın bulunan üst düzeyde duyarlı Meissner cisimciklerinden yüksek yoğunlukta vardır. Bu sinir uçları ayakları daha fazla gıdıklanabilir yapar.
En gıdıklanan bölgelerin, en azından üst vücut etrafında, saldırıya en açık bölgeler olduğunu gördük. Koltukaltınız aksiller damar ve atardamarı bulundurur.
Aynı zamanda kalbinize engelsiz ulaşım sağlar çünkü göğüs kafesi koltukaltında artık göğüs boşluğunu korumaz. Aynısı başka bir gıdıklanan bölge boyun için de geçerlidir. İki yerde de koruyucu kemikler olmadığından başka bir insanın o bölgelere dokunmasına refleks olarak tepki göstermemiz anlamlıdır. Boyun her türlü yaşamsal maddeyi içerir. İnsan vücudundaki en önemli iki atardamara ev sahipliği yapar: beyne kan sağlayan karotidler. Akciğere hava taşıyan soluk borusu da boynun ön tarafında yer alır.
Sonuç olarak, insanların gıdıklandığında neden güldüklerini kesin açıklayamayız çünkü daha en başta neden gıdıklandıklarından emin değiliz. Ama etrafta abiler ablalar, anne babalar olduğu sürece bu kesin olmayan ve gayri resmi bilgi tüm hızıyla devam edecektir.
|
|
|
|